18 Şubat 2013 Pazartesi

Öz


Ve sessizlik bir ejderhaymışçasına giyinmişti karanlığın suskunluğunu...


Kahvesinin içine bakarak arıyordu bulamadıklarını. Oturmuş, ellerini yanağına koyarak seyrediyordu kalabalığı. Elindeki kahveyle bütünleşerek düşünüyor, cevap bulmaya çalışıyordu. O olabilirdi; önünden geçen genç çocuk, sigarasını yakmaya çalışan köşedeki adam ve belki de elektirik lambasından süzülen ışık, insanların arasındaki aidiyetsizlik, maneviyetsizlik... Kendisi olabilirdi. Etrafına bakındı ve sonra bitmek bilmeyen kahvesine. İçinde bulunmuş olduğu arayışın keyfiyetiyle tekrar ve tekrar varoluşsal bir yolculuğa çıkmak istedi her yudumunda; tüm benliği ve kendindeliğiyle.

“Tüm hayatımız bir anlam arayışı; varoluşumuzun özü bu.” Hiçlikten doğmaz umut, yokoluştan hiç değil. Ne uzaklara gitmek bir çabadır anlamlandırmak için ne de boşluktan sesler-varlıklar-biçimler yaratmak. Varoluş kaygısının en derinlerinden gelir uğraş ve en derinlerdeki ses yöneltir insanı anlama ve anlamsızlığa. Çağlardır yüzü silinmemiş insan yaratır varlığını kendince ve özünü bulmak için masum ve bütünlüklü bir yolculuğa çıkar kendi küçük kozmosunda, üstelik rolünü iyi oynamaya yönelerek. Araçlar yaratır insan, amaçlarla birlikte. Kimi bu arayışı edebiyat aracılığıyla kalemiyle, kimiyse bunu müzik aracılığıyla bir enstrümanın telleriyle gerçekleştirir. Zor bir yaratık olan insan zamanın tatminkarsızlığı, deneyimlerinin dersleriyle ve eylemlerinin sorgulanmasıyla kendi kendine inşa eder arayışlarını, çoğu zamansa bunu tutkularıyla gerçekleştirir. Ona bir isim vermek gerektiğindeyse zorlanır. Zordur tam anlamıyla kavramlaştırmak ve isimleştirmeye çalışmak tümüyle. İşte o zaman kalem derinlerden daha da sivrileşerek cümlelerin canını acıtır, amacı melodiler yaymak olan enstrümanın telleri daha da keskinleşir. İşte bu noktada bıkmaksızın yeniden köklü bir yola çıkış, tavizsizce kendini gerçekleştirmeye odaklı bireysel bir seferberlik, gerçekliğe yönelik gerekçeli bir özveri, sonsuzluğa duyulan sonsuz inanç ve tükenmeksizin kişinin içsel yolculuğu başlar içi doldurulan siyah-beyaz tutkularla. Soruların acımasız spiralliği yüzünü gösterir:

Zamanı kendine göre ayarlamak mümkün mü? Peki ya gerçek ve zaman arasında adil bir ilişki kurmak?

Bilmenin kendisine ulaşmada yaratılan çelişkiler neresindedir yaşamın? Bilmemek mi doğurur  henüz yorumlanmamış umudu, bilmek mi anlamsızlaştırır umutsuzluğu? Tanımlamalar mı öldüregelmiştir umutsuzluğu?

Herşey özünde insanda başlayıp, insanda bitiyorsa, bu yolculukta insana dair neleri görmek/görmemek mümkün?

Gördüğüm ve karşılaştığım şeyler bir hakikat çılgınlığı için ruhumun gitgide artan çırpınışları mı, yoksa kaçışları mı? Öyleyse hakikat nerede? Ulaşması ve kabullenmesi neden dayanılmaz ve çetrefilli? O sahiden saf hakikat mi?

Soruların ekseninde koca ağızlı doymak bilmeyen bir ejderha yeniden belirir.

Beynindeki soruların yaratamadığı görüntü insanların yüzlerinde gizliydi belki de.  Kimbilir, belki çok yakınında, önünden geçmiş çocuğun elindeki kitabın satırlarında ya da köşedeki adamın elindeki enstrümanda.  Kahveyi, bedenin bir makine gibi çalışmasına katkıda bulunmasına ve daha fazla ruha istemlice tecavüz etmesine izin vermeksizin bırakır birdenbire; düşünmeyi keser; yorgun, uyumsuz, cevapsız sorularıyla ayrılır sandalyesinden.  Elleri çoktan ayrılmıştır yanaklarından, göz kapakları savunmasızca açmıştır kendilerini öncesinde. İçtenlikle evetlediği; bedeninin amaçsızca, bilme ve görme olmaksızın koca caddenin kalabalığında kayboluşunu kabullenmeden ibaretti.

Ve ejderha tüm tutkularıyla hala açtır; insansa kendi sessizliğinde aydınlık adına yolculuğunun hep başındadır, sonlu bedeniyle sonsuzluğa doğru...