27 Ekim 2014 Pazartesi

27

Hosgeldin yeni bir yaşa, Pınar. 27 yaş krizim yok değil; ama bir rock'n roll starı değilim. Olsun...
Daha fazla gül, yapamadıklarını yap, hayatın seni keyiflendirmesine ve hatta seni incitmesine izin ver. Harold ve Maude'deki gibi: Get hurted! Güzel bir kadın ol, kadın gibi bir kadın ol. Anın tadını çıkar. İnsanları, hayvanları, evreni, doğayı, gezegenin her halini, düşlerini sev ve bunlardan vazgeçme. Hayata daha tutun; daha çok heyecanla. Bırak sonrası gitsin gökyüzüne. 

24 Ekim 2014 Cuma

Etre&Olmak / Andre Breton

Je connais le désespoir dans ses grandes lignes. Le désespoir n'a pas d'ailes, il ne se tient pas nécessairement à une table desservie sur une terrasse, le soir, au bord de la mer. C'est le désespoir et ce n'est pas le retour d'une quantité de petits faits comme des graines qui quittent à la nuit tombante un sillon pour un autre. Ce n'est pas la mousse sur une pierre ou le verre à boire. C'est un bateau criblé de neige, si vous voulez, comme les oiseaux qui tombent et leur sang n'a pas la moindre épaisseur. Je connais le désespoir dans ses grandes lignes. Une forme très petite, délimitée par un bijou de cheveux. C'est le désespoir. Un collier de perles pour lequel on ne saurait trouver de fermoir et dont l'existence ne tient pas même à un fil, voilà le désespoir. Le reste, nous n'en parlons pas. Nous n'avons pas fini de deséspérer, si nous commençons. Moi je désespère de l'abat-jour vers quatre heures, je désespère de l'éventail vers minuit, je désespère de la cigarette des condamnés. Je connais le désespoir dans ses grandes lignes. Le désespoir n'a pas de coeur, la main reste toujours au désespoir hors d'haleine, au désespoir dont les glaces ne nous disent jamais s'il est mort. Je vis de ce désespoir qui m'enchante. J'aime cette mouche bleue qui vole dans le ciel à l'heure où les étoiles chantonnent. Je connais dans ses grandes lignes le désespoir aux longs étonnements grêles, le désespoir de la fierté, le désespoir de la colère. Je me lève chaque jour comme tout le monde et je détends les bras sur un papier à fleurs, je ne me souviens de rien, et c'est toujours avec désespoir que je découvre les beaux arbres déracinés de la nuit. L'air de la chambre est beau comme des baguettes de tambour. Il fait un temps de temps. Je connais le désespoir dans ses grandes lignes. C'est comme le vent du rideau qui me tend la perche. A-t-on idée d'un désespoir pareil! Au feu! Ah! ils vont encore venir... Et les annonces de journal, et les réclames lumineuses le long du canal. Tas de sable, espèce de tas de sable! Dans ses grandes lignes le désespoir n'a pas d'importance. C'est une corvée d'arbres qui va encore faire une forêt, c'est une corvée d'étoiles qui va encore faire un jour de moins, c'est une corvée de jours de moins qui va encore faire ma vie.


Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. kanadı yok umutsuzluğun, akşam vakti deniz kıyısında bir taraçada, toplanmış bir sofrada kalayım demiyor. umutsuzluk bu, o bir sürü olayların dönüşü değil bu, tıpkı akşam karanlığında bir karıktan öbürüne giden tohumlar gibi. bir taşın üstündeki yosun ya da su bardağı değil o. kardan elenmiş bir gemi o, ya da düşen kuşlara benzetebilirsiniz, ama kanlarının en küçük bir kalınlığı yok. büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. başa takılan süslerle çevrilmiş küçük bir şey o. umutsuzluk o. kopçası bulunamayan inci gerdanlık, bir ipe gelmez, böyle bir şey işte umutsuzluk. gerisinden, ondan hiç söz etmeyelim. başlamışsak bitiremeyiz umutsuzluğu. saat dört sularında avizeden umutsuzlanırım ben, gece yarısına doğru da yelpazeden umudumu keserim, tutukluların cigaralarından umutsuzlanırım. büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. yüreği yoktur umutsuzluğun, el umutsuzlukta hep soluk soluğa kalır, umutsuzlukta kalır öyle aynalar, bize asla ölüp ölmediklerini söyleyemezler. beni büyüleyen umutsuzluğu gördüm ben. yıldızların türkü söyledikleri vakit gökyüzünde uçan bu mavi sineği seviyorum. şaşılacak, o uzun dolu tanelerine benzeyen umutsuzluğu, o kendini beğenmiş o öfke küpü umutsuzluğu büyük çizgileriyle tanıyorum. her gün herkesler gibi kalkıyorum, kollarımı çiçekli bir kâğıda uzatıyorum, hiçbir şeycikler hatırlamıyorum, ama hep umutsuzluğun yardımıyla o geceden koparılmış güzelim ağaçları görüyorum. odanın havası davul tokmakları gibi güzel. zaman içinde zaman bu. büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. bana bir sırık uzatan perdenin rüzgârı gibi o. böylesi bir umutsuzluk akla gelir mi! yangın var! ah yine geliyorlar... imdat! işte merdivenlere düştüler... ve o gazete ilanları, o kanal boyunca ışıklı reklamlar. kum yığını, git, pis kum yığını! büyük çizgileriyle önemli değil umutsuzluk. bir orman yapmaya giden angarya ağaçlar, bir gün daha yapmaya giden bir yıldız angaryası, ömrümü uzatan bir angarya günleri daha.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Bir Sonraki Neslin Geleceği‏

Barbi bebeklerle dolu pembe bir oda, ya da Harry Potter dizaynlı ici oyuncak silah ve arabalarla dolu bir oda mı?
Uganda Katliamı, Amerika-Irak Savaşı ve hatta canavar Bush ile doğmuş ve yoğrulmuş bir nesil sonrası... Temelinde dinden çok para savaşlarının olduğu onlarca yıl sonrası... Bush yalnızca kendi halkını yemedi. Tüm dünyaya silahları yedirtti ve de hiçkimsenin karnı doymadı. Doyacak gibi de değil. Ejderhalar olarak yeni nesillere hayat vermenin tam zamanıymışçasına. Nükleer silahlarla dolu bir gelecek için... 

22 Eylül 2014 Pazartesi

Ekinoks

Yarın ekinoks ve gece-gündüz eşitliği... Hani diyorsun ya "Hah işte yeni bir gün". Sanki bu sefer de sırtımı doğaya yaslama ve onun mucizeviliğinden faydalanma telaşındayım. Huzur böylece gelecek gibi ve ben de kendimi buna inandırmaya çalışıyorum.
Bazen kandırmak da güzel değil midir?

7 Eylül 2014 Pazar

Viva Patti Smith


http://www.youtube.com/watch?v=L2EO3aXTWwg


Message to the kids - cologne / 2002

People keep saying, 'oh what would you tell younger generations'. i would tell younger generations to get angry. to get pissed off. to look around and to understand that they're being totally exploited, groomed, fattened... they eat fast food, they become fat, they become sick. they're, you know, they're not reading, they're not educating themselves, or else they're very concerned with their appearance, they are being told to get plastic surgery, or get this, or get that, wear these clothes, buy this, or you have to have this. you don't need any of that! you don't need anything! i mean i remember, you know i'm sorry to sound like 'oh back in my day...' but you know, we had a cool life. our life was hard. i mean, robert and i had a very hard life, and when i say sometimes we didn't have anything to eat, we really didn't have anything to eat. you know we'd like to get some day old bread, or water or something. but we had love, we had friendship, we had real communication. and we didn't talk to each other on cell phones, we talked to each other through our work. through trying to develop such sensitivity, through mental telepathy even, but... all of this materialism is taking you all away from each other. you know, they make us think, well we all have email and everything, we have all this technology making us more global. well in one way it's true, but in another way everyone is isolated. everyone is in their room on their computer, on their telephone, but they're not really dealing with each other in a real simple human way. i think it's really time for us all to take hold of our world, business and government has taken over the world. you know, other times it was the church, it was the.. it was always somebody taking over the world, and the people wind up having to pay the price.


Patti'den çocuklara mesaj - cologne / 2002

İnsanlar hep diyor ki "genç nesillere ne söylemek isterdin". pekala, ben genç nesillere sinirlenmelerini söylerdim, öfkelenmelerini. kafalarını kaldırıp etrafa bir bakmalarını ve nasıl suistimal edildiklerini, şekillendirildiklerini, şişmanlatıldıklarını anlamalarını söylerdim. fast food yiyorlar, şişmanlıyorlar, hastalanıyorlar. biliyorsunuz, okumuyorlar, kendilerini eğitmiyorlar, diğer taraftan da dış görünüşleriyle çok fazla ilgileniyorlar. estetik ameliyat olmaları gerektiği söyleniyor, "şunu al, bunu kullan, bu kıyafetleri git, bunu almak zorundasın" gibi şeyler dayatılıyor. bunların hiç birine ihtiyacınız yok! hiç bir şeye ihtiyacınız yok! yani dönüp baktığımda, bilirsiniz 'benim zamanımda şöyleydi' tarzı şeyler söylediğim için üzgünüm ama, bizim güzel bir hayatımız vardı. hayatlarımız zordu. robert'la benim oldukça zor bir hayatımız oldu, bazen yiyecek hiç bir şeyimiz yoktu diyorum ya hani, işte onu söylediğimde kast ettiğim şey gerçekten yiyecek hiç bir şeyimizin olmadığı. bilirsiniz, bazen bir kaç günlük ekmeği alıp yerdik, su içerdik, ve saire. ama bizim sevgimiz vardı, dostluğumuz vardı, gerçek bir iletişimimiz vardı. ve biz birbirimizle cep telefonundan konuşmazdık, birbirimizle işlerimiz kanalıyla iletişim kurardık. bir duygusallık geliştirerek, hatta mental bir telepatiyle iletişim kurardık, ama... bütün bu materyalizm sizi birbirinizden uzaklaştırıyor. biliyorsunuz, bize şöyle düşündürüyorlar 'bütün bu emaillerimiz ve sairemiz olduğu için, bu teknolojiye sahip olduğumuz için daha küreseliz.'. tamam bu bir taraftan doğru olabilir, ama diğer taraftan da herkesi kendi dünyasına kapatıyor. herkes kendi odasında, bilgisayarının başında, ve ya telefonuyla ilgileniyor, ama birbirleriyle gerçek ve basit bir insani iletişim kuramıyorlar. bence artık dünyamızın kontrolünü ele alma zamanımız geldi de geçiyor bile, ticaret ve hükumetler dünyayı ele geçirmiş durumda. biliyorsunuz, eskiden de bunu yapan kiliseydi mesela, başka güçler vardı... ama her zaman birileri dünyayı ele geçirdi, sonuçta bedelini diğer insanlar ödemek zorunda kaldı.

1 Ağustos 2014 Cuma

Ouote of the day

...

We only live once and we shouldn't live to work.

We should live to dance and create beauty...

01 August 2014/Riocard OhOddail.

10 Haziran 2014 Salı

Geceye Şarkı (Georg Trakl)

Geceye Şarkı
Bir nefesin gölgesinden doğma bizler
dolanıp durmaktayız terk edilmişliklerde
bizler, yani sonrasızlıkta yitirilenler,
kurbanlarız, adandıklarımızı bilmezcesine.
dilenciyiz sanki, yok benim diyebileceğimiz,
kapalı kapılar önünde birikmiş delileriz.
körler gibi kulak kabartmışız, içinde
fısıltılarımızın yitip gittiği sessizliğe.
hedefi olmayan yolcularız bizler,
bulutlarız, rüzgârlarda dağılan,
ya da ölümün soluğunda üşüyen çiçekler,
yerimizden kopartılmayı beklemekteyiz.

8 Haziran 2014 Pazar

Bugün günlerden A. Artaud

Baylar,
Hukuk ve gelenek, sizlere insan aklını değerlendirme hakkı tanıyor. bu muazzam ve haşmetli yetkiyi muhakeme yeteneklerinizle kullanmanız gerekmektedir. lütfen gülmeme izin verin. uygar toplumların, alimlerin ve yöneticilerin bu bönlükleri, psikiyatriye sonsuz bir doğaüstü bilgelik ihsan ediyor. mesleğinizin konumu önceden karara varmakla ödüllendiriliyor. burada biliminizin geçerliliğini de, akıl hastalığının varlığına dair şüpheleri de tartışma amacımız yok katiyetle. fakat, akıl ile maddenin arasındaki karışıklığın at koşturduğu yüz tane afra tafralı patolojik tanıdan, hâlâ kullanıldığı belirsiz yüz tane sınıflandırmadan kaç tanesinde, sizin bir çok esirinizin yaşadığı aklın dünyasına yaklaşmak için içtenlikle çaba gösterilmiştir? örneğin, sizden kaç kişi bir şizofrenin kendisine dadanmış rüyaları ya da imgelerinin karmakarışık bir kaç kelimesinden yakın?çok az kişiye nasip olacak bir görev için sizi eşit bulmamamız şaşırtmıyor. fakat sizi, darkafalı ya da değil, sadece belirli insanlara verilen bu yetkiyi, araştırmalarını aklın tahakkümünü müebbet hapisle cezalandırmayı tüm coşkunluğumuzla protesto ediyoruz. hem de ne hapis! hepimiz biliyoruz ki;hayır, çoğunluk tarafından bilinmiyor- tımarhaneler, akıl hastaneleri olmaktan uzak, yatanların bedava ve kullanışlı işgücü sağladığı ve vahşetin tek kural olduğu, sizlerin de buna izin verdiğiniz korku dolu hapishaneler. bilim ve adalet kisvesi altındaki bri tımarhane, kışlalarla, hapishaneyle ya da köle kolonisiyle karşılaştırılabilir ancak. keyfe keder mahpusluğa dair bir şüpheyi de dile getirmiyoruz burada. böylece sizleri telaşlı inkar derdinden korumuş oluruz. fakat kesinlikle belirtiyoruz ki, resmi tanımla deli diye tanımlanmış olan hastalarınızdan birçoğu keyfe keder içeride tutulmaktadır. hezeyanın serbest gelişmesine her türlü müdaheleyi protesto ediyoruz. hezeyan da insana ait diğer tüm fikir ve davranışlar kadar makul ve meşrudur. anti-sosyal eylemlerin baskı altına alınması prensip olarak kabul edilemez olduğu gibi saçmadır da ayrıca. çünkü bütün bireysel eylemler anti-sosyaldır. hepsinden öte, deliler toplumsal diktatörlüğün bireysel kurbanlarıdır. özellikle insana ait olan bireysellik adına, duyarlılıktan hüküm giymiş tüm bu kişilerin özgürlüğünü talep ediyoruz. hiçbir kanunun düşünen ve eyleme geçen insanlar kadar güçlü olmadığını sizlere bir kez daha hatırlatırız. bir kısım delinin tezahürlerinin muhteşem biçimde coşkulu mizacına değinmeden kendilerini takdir etmiş olamayız. basitçe belirtmek isteriz ki, onların gerçeklik konsepti de, davranışlarının doğurduğu sonuçlar da tamamen yasaldır. yarın sabah turunuzu atarken şunu asla unutmayın: dillerini bilmeden konuşmayı denediğiniz tüm o insanlara karşı tek avantajınız, kabul edin ki, elinizdeki güçtür. çünkü -nerede bok kokusu varsa, orada insan vardır.

2 Haziran 2014 Pazartesi

"Vivre sa vie" de Godard


"Bence yaptığımız her şeyden biz sorumluyuz, elimi kaldırıyorum ben sorumluyum, başımı çeviriyorum, mutsuzum ben sorumluyum, sigara içiyorum ben sorumluyum, gözlerimi kapatıyorum ben sorumluyum, sorumlu olduğumu unutuyorum ama öyleyim, kaçışı yok bunun, herşey güzel bence, sadece olayların ilginç yanlarını görmelisin, sonuçta her şey neyse odur, mesaj mesajdır, tabak tabaktır, adam adam, hayatsa yine hayat..." & Nana (Anna Karina)



“I think we’re always responsible for our actions. We’re free. I raise my hand – I’m responsible. I turn my head to the right – I’m responsible. I’m unhappy – I’m responsible. I smoke a cigarette – I’m responsible. I shut my eyes – I’m responsible. I forget that I’m responsible, but I am. I told you escape is a pipe dream. After all, everything is beautiful. You only have to take an interest in things, see their beauty. It’s true. After all, things are just what they are. A face is a face. Plate are plates. Men are men. And life is life."


"Moi, je crois qu’on est toujours responsable de ce qu’on fait. Je lève la main, je suis responsable. Je tourne la tête, je suis responsable. Je suis malheureuse, je suis responsable. Je fume une cigarette, je suis responsable. Je ferme les yeux, je suis responsable. J’oublie que je suis responsable mais je le suis. Après tout, tout est beau, il n’y a qu’à s’intéresser aux choses et les trouver belles. Après tout, les choses sont comme elles sont. Un message est un message, des assiettes sont des assiettes. Des hommes sont des hommes. Et la vie est la vie."

1 Haziran 2014 Pazar

Chavez'den

"Yoksulluğun ilahi bir plan olduğu büyük bir yalandır. tanrı açlık ve yoksulluk isteseydi denizde balık, ormanda meyveler ve insanlık yararına nice şeyler armağan etmezdi. evet tanrı, insanların ulaşabileceği ve herkese yetecek kadar zenginliği tüm insanlara sunmuştur; ama birileri bunların çoğunu almak için "tanrı sizlere yoksulluk karşısında sonsuz ve mutlu hayat verecek" demektedir. yoksulluk arttıkça ve tanrı'nın herkes için verdiği zenginliklere birileri daha fazla el koydukça tanrı adına konuştuğunu ileri sürerek yoksulluk karşısında sus diyen din adamları da çoğalmaktadır. latin amerika yoksulluk karşısında susan insanların coğrafyası olmayacaktır.".

30 Mayıs 2014 Cuma

Lord Byron

There is a pleasure in the pathless woods,
There is a rapture on the lonely shore,
There is society, where none intrudes,
By the deep sea, and music in its roar:
I love not man the less, but Nature more,
From these our interviews, in which I steal
From all I may be, or have been before,
To mingle with the Universe, and feel
What I can ne'er express, yet cannot all conceal.

11 Mayıs 2014 Pazar

Bugün çok güzelsiniz

Bir Tanrı'ya inanmıyorum ve dua etmiyorum. Ama şöyle bir şey yapabilirim. N. Cave, L. Cohen, T. Waits, Bob Dylan, A. Paert ve P. Glass'ın daha uzun yaşayıp güzel şarkılar yaratabilmesi adına Tanrı'ya dua edebilirim. Evet, bunu yapabilirim.

26 Nisan 2014 Cumartesi

Timothy Leary

"İnsanlık tarihi boyunca, bu kaos denizinde aslında kim olduğumuzu ve nereye gittiğimizi ararken korkutulduk ya da terörize olduk ve bunu yapan 'otoritelerdi'. siyasi otoriteler, din otoriteleri ve eğitim otoriteleri bize koydukları kurallarla, verdikleri emirlerle, yaptıkları düzenlemeler, şekillendirmeler ve bilgilendirmelerle bir gerçeklik algısı yarattılar ve bizleri bununla avuttular. kendinizi düşünmek için otoriteyi sorgulamalısınız ve açık fikirlilikle, devlet yüzünden ne kadar savunmasız, karışmış, düzeni bozulmuş halde olduğunuzu ve güvenliğinizin tehdit altında olduğunu öğrenmelisiniz."

22 Nisan 2014 Salı

English Patient

My darling. I'm waiting for you. How long is the day in the dark? Or a week? The fire is gone, and I'm horribly cold. I really should drag myself outside but then there'd be the sun. I'm afraid I waste the light on the paintings, not writing these words. We die. We die rich with lovers and tribes, tastes we have swallowed, bodies we've entered and swum up like rivers. Fears we've hidden in - like this wretched cave. I want all this marked on my body. Where the real countries are. Not boundaries drawn on mapswith the names of powerful men. I know you'll come carry me out to the Palace of Winds. That's what I've wanted: to walk in such a place with you. With friends, on an earth without maps. The lamp has gone out and I'm writing in the darkness.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Yolculuk

Louis-Ferdinand Céline, "Gecenin Sonuna Yolculuk"ta yaşamlarımızın yolculuklardan ibaret olduğunu defalarca vurgulamıştı. Öyleyse yine düşelim yollara; kafa dinlemek, keşfetmek, anılar biriktirmek, doğanın içinde olmak ve hatta gündemden uzak kalma adına.

29 Mart 2014 Cumartesi

Şiddet ve Porno

Savaşlara giriyoruz ve insanların nasıl öldürüldüğünü izliyoruz. İnternette boynu vurulan insanların klipleri dolaşıyor, ama toplumumuz bunları izleyip eğleniyor, gülüyor. Sevdiklerimizi savaşlara gönderiyoruz ve bunu mesele etmiyoruz, çünkü vatan millet uğruna gittiklerini düşünüyoruz. Ama cinselliği konusunda güçlü ve bilinçli bir kadın görünce, “ne kadar yanlış ve iğrenç, insanları tecavüze teşvik edecek” diyoruz. Bunu orduda çavuş rütbesinde birinden kulaklarımla duydum. Bütün bunlar olurken, cinsel açıdan hâlâ baskı altındayız. Şiddet, her nasıl oluyorsa, daha fazla kabul görüyor ve meşru addediliyor. İnsanlar porno filmlerden şikâyetçi, ama ben şahsen seksten değil de, şiddetten aptallaşan insanlar için daha fazla kaygılanıyorum. Bu tür düşünceleri genellikle “evin reisi” olmaya meraklı ve eşlerini dövmekte beis görmeyen erkekler sarfediyor. Seksten anladıkları, karşılıklı rızayla girilen, dönüştürücü, aydınlatıcı, arındırıcı bir ilişki değil, bir tür taciz. Son çekilen aksiyon filmini görmeye koşanlar ya da Amerika bir “terörist”i öldürüyor diye yumruklarını zaferle ilk kaldıranlar da bu tipler.

Sasha Grey

2 Mart 2014 Pazar

Geçmiş

Tümüyle geçmişe aitim; giyim tarzım, yaşam şeklim, internetle ilişkim her ne kadar bu yüzyılın ürünü olsa da ben 60'ların Fransa'sına aitim. Sorbonne olayları ve başkaldırı, edebiyatı ve sineması, Gainsbourg'u ve Birkin'i ile... Şu anda Fransa'da yaşıyorum ama o döneme ait hiçbir şey yok; arada bir dinlersem eski şarkılar ve izlersem eski filmler. Jules ve Jim, Hiroşima, 400 Darbe'si ile.
St Petersburg'da Nevsky'de gezerken de Dostoyevski'yi, Raskolnikov'u aramıştım. Kaç yüzyıl öncesinin karanlığından bahsettiğim söylenmişti.
Bir zaman makinası beynimdekileri susturabilir.

Hoşçakal Alain Resnais! Adieu.

http://www.youtube.com/watch?v=naFUgAHZusE


1 Mart 2014 Cumartesi

Göğün kendine doğru çektiği gergedan

"Düşlerinden uyanma vakti geldi" diyor heybetli bir gergedan.

"Acımasız olma. Bekle güneşi, uyandırır elbette o" diye yanıt veriyor ormanların kralı.

Peki ya Güneş içine çekerse bizi?

Güçsüz olmayacağız, yok olsak bile...



26 Şubat 2014 Çarşamba

Kısa Film

Bretonya'dayız Elise ile; Avrupa'nın sonu ve önümüzde koca bir okyanus. Yürüyoruz çıplak ayaklarla. Gerçekle ilişkimizi yitirmiş, düş dünyasında sarhoşuz. Güneş yüzümüze vuruyor. Zıtlıklar var aramızda. Yumruklarımızı sıkıyoruz, ve daha sonra bir rahatlama hissi sarıyor bizi. Gözlerimizi bir açılıp bir kapanmakta. Kapanınca kapkara olurken, açınca  mavi ile bütünleşiyor. Yürüyoruz hırçınlıklarımızla ve sakinliklerimizle. Ve bu şarkı başlıyor... İşte o an tüm materyaller kayboluyor ve bize doğanın ve ruhlarımızın çıplaklığı kalıyor. Diller, dinler, ırklar, pasaportlar, savaşlar, yarışlar duruyor. Zaman tüm benliğini yitiriyor. Kendindelik ve teslimiyet başlıyor.

http://www.youtube.com/watch?list=RDhQZfGa5t4e8&v=W_W7ydnPtB4

9 Şubat 2014 Pazar

Zamanın başlangıcında, gökyüzü uçan fillerle doluydu (Ashes and Snow)

''bu anda bana gelirsen, dakikaların saat olur, saatlerin gün, ve günlerin bir ömür olur.
fillerin prensesine…
tam bir yıl önce kayboldum.
o gün bir mektup aldım.
beni fillerle yaşamımın başladığı yere geri çağırıyordu.
lütfen aramızda bir yıldır süren sessizlik için beni bağışla.
bu mektup sessizliği kırdı.
sana yazacağım 365 mektubun ilki. herbir sessizlik günü için bir tane.
asla bu mektuplardaki kendimden fazlası olmayacağım.
bunlar benim kuş yolu haritalarım.
ve bunlar doğru olacağını
bildiklerimin hepsi.
herşeyi hatırlayacaksın.
herşey öncesi gibi olacak.
zamanın başlangıçında, gökyüzü uçan fillerle doluydu.
her gece gökyüzünde aynı yere yatıyorlardı. ve bir gözleri açık hayal kuruyorlardı.
eğer gece yukarıdaki yıldızlara bakarsanız… bir gözleri açık uyuyan fillerin
ışıldayan gözlerini görürsünüz.
en iyisi bizi izlemeye devam edin.
evim yandığından beri ayı daha net görüyorum.
içime düşen tüm cennetlere bakıyorum.
ellerimle tuttuğum cennetler gördüm, fakat bıraktım.
tutamadığım sözler gördüm.
azaltamadığım acılar…
iyileştiremediğim yaralar…
dökemediğim gözyaşları…
kederlenemediğim ölümler gördüm.
karşılık veremediğim dualar…
açmadığım kapılar…
kapatmadığım kapılar…
geride bıraktığım sevgililer…
ve yaşamadığım hayaller…
kabul edemediğim, bana sunulanların hepsini gördüm.
arzu ettiğim,
fakat asla almadığım mektuplar gördüm.
olabileceklerin tümünü gördüm,
fakat asla olmayacak…
hortumunu yukarı kaldırmış bir fil
yıldızlara bir mektuptur.
balinanın suda sıçraması
denizin dibinden bir mektuptur.
bu imgeler hayallerime bir mektuptur.
bu mektuplar sana olan mektuplarımdır.
kalbim pencereleri yıllardır açılmamış
eski bir ev gibidir.
fakat şimdi pencerelerin
açıldığını duyuyorum.
turnaların himalayaların
eriyen karlarının üstünde…
…yüzdüğünü hatırlıyorum.
deniz ayısının kuyruğunda uyumak…
sakallı fokların şarkısı…
zebranın havlaması…
kumun çıtırdamaları…
karakulakların kulakları…
fillerin egemenliği…
balinaların suda sıçraması…
ve boğa antilopunun silueti…
meerkat’in* ayak parmağının
kıvrımını hatırlıyorum.
ganga nehrinde yüzmek…
nil’de gemi yolculuğu…
hatshepsut kolidorlarında dolaşmayı ve
birçok kadının yüzünü hatırlıyorum.
sonsuz denizler ve binlerce mil nehirler…
…babalar ile çocuklar hatırlıyorum…
…ve tadı…hatırlıyorum…
ve şeftalinin kabuğunu soymayı…
herşeyi hatırlıyorum.
fakat geride bırakılanları
hiç hatırlamıyorum.
rüyalarını hatırla…
rüyalarını hatırla…
rüyalarını hatırla…
hatırla…
savanna fillerini daha uzun izledikçe,
daha fazla dinledikçe,
daha fazla açtıkça,…
…bana kim olduğumu hatırlatıyorlar.
koruyucu filler, doğa orkestrasının
tüm müzisyenleri ile birlikte…
…çalışma isteğimi duyabilir mi?
filin gözlerinden görmek istiyorum.
adımları olmayan dansa katılmak istiyorum.
dansın kendisi olmak istiyorum.
eğer daha yakına gelir veya
daha uzağa gidersen söyleyemem.
yüzüne baktığımda bulduğum
huzuru özlüyorum.
eğer şimdi yüzün bana dönerse,
kaybolduğunu sandığım yüzü
tekrar bulmam belki daha kolay olur.
kendimin.
tüy ateşe
ateş kana
kan kemiğe
kemik iliğe
ilik küllere
küller kara
tüy ateşe
ateş kana
kan kemiğe
kemik iliğe
ilik küllere
küller kara
tüy ateşe
ateş kana
kan kemiğe
kemik iliğe
ilik küllere
küller kara
tüy ateşe
ateş kana
balinalar şarkı söylemiyor,
çünkü bir cevapları var.
şarkı söylüyorlar,
çünkü bir şarkıları var.
ne önemlidir,
sayfada yazılı olan değil,
önemli olan,
gönülde ne yazılı olduğudur.
haydi mektupları yak
ve küllerini kara ser.
nehrin kenarında,
bahar geldiğinde ve kar eridiğinde
ve nehir yükseldiğinde kıyısına geri dön.
ve kapalı gözlerinle
mektuplarımı tekrar oku.
bırak kelimeler ve imgeler vücudunu
dalgalar gibi yıkasın.
ellerinle kulaklarını kapa
ve mektupları tekrar oku.
cennet müziklerini dinle.
sayfa, sonraki sayfa, sonraki sayfa…
kuşun yolundan uç.
uç…
uç…
uç…''

26 Ocak 2014 Pazar

Birdenbire kendini hatirlatan sarkilardan



http://www.youtube.com/watch?v=NLtFsiOFn-4


9 Ocak 2014 Perşembe

Temize çıkmak için kafa karışıklığı

Gidiş mi daha cesurcadır, yoksa kalmak mı? Her gidiş özünde bir kaybediştir, ama daha gururluca.

Neden tamamlanmak değil de, yok etmeye çalışmak? Alfred de Musset haklı mı? “Tek gerçek, mantığın ötesindeki aşktır.” Peki bizi ve anıları flulaştıran mantığın ötesine gidememizdi, ya da buna cesaretten kendimizi kaçındırmamızdı.

Kafam yerinde değil, şu son günlerde yaşadıklarım, haftalardır içimde sakladıklarım gerçekten kolay değil. Daha az ağlıyorum ve hatta geçmişe oranla daha az düşünüyorum, odaklanacak birşeylerin peşindeyim. Boğazdaki düğümlenmeler daha az. 

Çok nedenler var ve bu nedenler arasında çırpınan gerçekler. Ya da her anış ve düşüncede vicdan azabını dindirebilmek için yeni nedenler üretmek.

Asıl gerçek daha fazla düşünerek tüm yaşamı geçirmek istememek ve böylelikle yalnız kalmayı öğrenmiş olmak.

"Mevsimler ağaçlardan düşüyor,

sırtı huzurlu şeftali teninde uyuyor,

umudun olmadığı bir evde yaşıyor,

geçmişimiz beyaz tuğlalı evinde küçük bir hayvan gibi uyuyor,

birisi tuğlayı pembeye boyamış,

sıkıntıya bir iyilik yaptığını düşünerek…" (Laurence Anyways)



http://www.youtube.com/watch?v=0rxwdVRB15Y