7 Kasım 2010 Pazar

Sözcükler

Ve bazen iyi ki sözcükler var diyorum kendi kendime; kurabileceğim cümleler. İnsanın kendine kendini anlatabilmesi, varoluşun verdiği çelişkiyi ve boğazına kilitlenen o şeyi, tarifsiz acıyı aktarabilmesi için var belki de sözcükler. Beynindekileri susturmak için de kimi zaman... Hep bi kurtarıcı bekler ya insan işte asıl kurtarıcıdır bunlar fikrimce. Belki de sabahın gelişini kahve ve müziğe oldugu kadar geceye sıgınan kelimelere de borcludur insan. En önemlisi 'Sus' dediğinde biçimsiz harfler söylettirir gecenin sessizlikte dahi konuşmaya başlama çabalarını. Konusturmak isterdim hayvanları, bitkileri ya da onlarla konusmak. Dili olan herşeye ragmen, söylenilmesi gereken seyleri söyleyemeyenleri. Ama sadece şarkılar konussun şimdi. Cohen gecesi yapalım bu güzelim sonbahar gecesinde! Bir kez daha işkence edelim büyülü sözcüklerle birbirimize; susalım, bırakalım kendimizi öylece müziğe ve beraber yapalım bunu...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Kücük Prens


Benim icin dogumgünü ritüelidir bu kitabı yas günümde okumak.


Cözüm ne?

Anlatmak istediğim o kadar cok sey var ki... İcimden gelenleri anlatabilsem ya da aktarabilsem. Gecmis arasında gömülüp gelecekte ne olacagım krizleri beynimi parcalamasaydı ve hala kişiliğim icin verdiğim mücadeleler kemirmeseydi beynimi anlatabilirdim. Ben hep bogaza gömülen acının en zor oldugunu söylerim. Neden öyle hissediyorum su an? Neden hayatımın en dolu ve renkli günlerinde icimdeki farklı bir cocugu uyandırıyorum?

29 Eylül 2010 Çarşamba

Cohen Konseri

Bir ay olmuş yazmayalı. Şu anda Cohen süper şarkılarını burnumun dibinde söylüyor. Dortmund'da konseri var. Orda olmak ve nefis şarkıları söylemek icin neler vermezdim. Ben de odam da dinliyorum.

29 Ağustos 2010 Pazar

with ♥ from Cologne

Geldim sonunda ve soğuk bir akşamda Köln'den yazıyorum. 2 gün biraz şehir merkezini, Köln Katedrali'ni gezecem. Ben burayı sevdim; soğuk ve insanları yardımsever görünüyor. Biliyorum şimdi Erasmus günlüğüne zaman ayıracağım için sana çok dar zamanlarda yazacam

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Yolculuk

Sevgili Olric'im; ben şimdi Sabiha Gökçen Havaalanı'ndayım; 3 saat sonra yola çıkacağım. Vedalaşma korktuğum gibi olmadı; eğlence beni bekliyor dedim ama Adana havaalanında ablam arayınca birazcık gözyaşımı tutamadım; ama sonra taktım kulaklığı; hadi eyvallah deyip Adana'ya ki geldim buraya. Bakalım beni neler bekliyor. Gece gece tren beklemece, ve lütfen soğuk... Sonrası macera!

23 Ağustos 2010 Pazartesi

i♥Facebook

Şu sosyal medya denen olayın aslını çözebilmiş değilim; popüler kültürün bir parçası olarak yıllar öncesinden üye oldum. İlkokul-ortaokul arkadaşlarımı (ki çoğu yurtdışındaymış) bulmak süper keyif vericiydi. Sonra 100-200 derken 400 ü aşan arkadaş sayım, onlarca eklediğim video ve gereğinden fazlaca harcanan vakti göz önüne alınca epey işe yarıyor. Erasmus ve çoğu meselede az yardım aldığım da söylenemez (Youtube gibi uzun süre yasaklandığnda eksikliğini hissederim); ki msn-cep telefonu az kullanan biri olarak hiç kullanmamaya başladım ama bazen yoruyor; tabi ben kendi kendimi yoruyorum. Anlamadığım şeyse sükse yapma aracı olup olmadığı. Televizyon kanallarında X'in yerinde olmak isterken, kendi sayfamızda kendimizden bir X yaratıyoruz. Evet bunu biz yapıyoruz... Çoğu kişinin eğer gerçek aynasıysa; 'alt tarafı Facebook' demeli mi üye? Bilmem.
Ayrıca şu klasik yorumlar var ya 'cnm çok güzel çıkmışsıııııııın' hahaha. Ya da düğün fotolarını altındaki klasik tebrikler. Böylece bizim insanımızı tanıyoruz. Yorum gücünü görüyoruz. Hoş facebook bir kıstas olmamalı ama napayım işte sevdiğim gibi eleştirmeyi de seviyorum. (ki facebooku eleştirmiyorum!)
İşlevselliğinden haz aldığım feys'e dönmeliyim; ki annem-babam dışında hemen hemen herkes facebookta. Kim ne mi yapmış? Neyi kim mi yapmış? Britney ablamız kilo vermiş, Recep Tayyip amcamızın komik videoları eklenmiş :) Safsatalarım işte...

22 Ağustos 2010 Pazar

Maldoror'un Şarkıları

En sevdiğim kitap; yıllardır yerini kimseye kaptırmadı; arada sırada Küçük Prens ile yanyana durdu çantamda. Ama onun yeri ayrıydı; başucu kitabım oldu hep. Aylarca etkisinden kurtulamadım; hatta 6 bölümden oluşan bu kitabın 7. bölümü yani 7. şarkısını ben yazmaya karar verdim ve epeyce karaladım; sürrealizmle ilgilendim. Arasıra Isidore Ducasse'ı andım; daldım gittim; sustum ve gülümsedim. Fransızca öğrenmeye karar verdim çevirisi için, kursa da gittim. Ulaşmam güç olmuştu kitaba ilk başlarda ama ulaşınca satırları ezberledim. Kitabı barındıran okyanus kelimesi oldum kimi zaman da Maldoror'la okyanusun dibinde dalıp giden biri. Elend'in Solitude şarkısıyla kaç gecemi geçirdim onunla uzun zaman önce.
Uzun süre oldu elime alıp sayfaları kurcalamayalı; açıkçası benim için değerli şarkıları yanımda götürüp götürmemekte de tereddüt ediyorum.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Uçtu uçtu

O kadar sıcak ki; aklımı tutamadım kafatasımdan uçtu uçtu :)
Üşümek, iliklerime kadar donmak, kardan adam yapmak (hatta kardan kadın olmak), atkı-bere kullanmak istiyorum. Karda kaymadan, kardan adam yapmadan büyüyen çocuk olmak... Gelecek hafta için sabırsızlanıyorum. Karmakarışık planlar var; bu hafta hazırlanması gereken çantalar. İnsanı tembelleştiren sıcağa rağmen.
Bu arada 13 kasımda Scorpions'un Köln'de konseri var ki; son turneleriymiş; o klasik ve eşsiz şarkılarında kendimden geçmek eylemi de var planlarda.

20 Ağustos 2010 Cuma

Kıskandığım tek kadındır Marianne!

Marianne
Kıskandığım tek kadındır Marianne
Yüzünü görmem, mizacını bilmem;
Duymam, hissetmem.
Körüklü bir duygu bendeki sadece.
Oysa ben yine de derim ki;
Görmeksizin, bilmeksizin
Kıskanmaya değer özel bir kadın Marianne.
İmrenmeye değer.
-
Adı Marianne Ihlen. O zamanki adı Marianne Jensen. Kocası Norveçli yazar Axel Jensen’den alıyor adını. Axel ve Marianne 1950’lerin sonunda bir şekilde Yunanistan’a gidiyorlar.Yer Hydra adası. Burası o zaman sanatçıların takılmaya geldiği, öğlen bir, akşam bir saat elektriği olan, insanların gece gaz lambasının aydınlattığı mekanlarda yiyip içip sohbet ettiği, şiirler yazıp şarkılar bestelediği bir ortam.Ama bu sanatçı takımı öyle ekmek elden su gölden de yaşamıyor.Mesela Marianne’in anlattığına göre sadece birer temiz tişörtleri ve basit yemekler yiyecek kadar paraları var. Ama çok mutlular.Axel ile evleniyorlar. Yıl 1958. Bir de çocukları oluyor.Ancak işler pek de harika gitmiyor. Axel yayıncısıyla görüşmek için Norveç’e gidip gelmelere başlıyor.Ve ortaya çıkıyor ki meğer sadece yayıncısını görmüyormuş Axel.O noktada Marianne adada kendi gibi sarışın çocuğuyla yaşayan, herkesin hikayesini kulaktan kulağa anlattığı bir efsane oluyor. Yunan adasındaki Norveçli kadın.23 yaşında o sırada.Adaya gelen Leonard Cohen’in ilgisini çekmesi de uzun sürmüyor tabii.Marianne onu ilk gördüğü anı dün gibi hatırlıyor:“Bakkaldan süt alıyordum. Kapıda biri belirdi. Kolları sıvanmış bir gömlek ve beyaz spor ayakkabıları giymişti. Güneş arkasından geldiği için yüzünü göremiyordum. Bana ‘Dışarı gelip bizimle oturmak istemez misin?’ dedi. Etkilenmiştim…”Marianne ile Leonard Cohen önce dost oluyorlar. Bir süre sonra da sevgili.Adada harika günler geçirdikten sonra Norveç’e dönmek isteyen Marianne’i Cohen götürüyor arabayla. Ve Montreal’e döndükten sonra dayanamayıp arıyor. “Burada bir evim var, şimdi tek ihtiyacım hayatımın kadını ve oğlu.”Marianne çantaya iki tişört bir gömlek atıyor, çocuğunu da alıp gidiyor.Gidiş o gidiş…Hikayenin nasıl sonlandığı bu noktada hiç mühim değil.Axel’in Cohen’le iyi dost olduğunu, 70’lerde Hintli bir kadına aşık olup evlendiğini ve 2003’te ölene kadar onunla mutlu bir şekilde evli kaldığını söyleyeyim.Cohen malum.Marianne 2005’e kadar ortalıkta görünmedi, kimseye konuşmadı. Norveçli televizyoncu Kari Hesthamar ’a verdiği röportajda anlattıkları bunlar.Ve ne oldu biliyor musunuz?İki hafta önce, 16 Temmuz’da Norveç’in Langesund kentinde Cohen sahneye çıktığında seyirciler arasında tanıdık birini gördü. 75 yaşında sarışın bir kadın, iki torunuyla birlikte yüzünde gülücüklerle kalabalığın arasındaydı.“İlişkimiz biteli yıllar oldu. 30 yıldır biriyle evliyim ve çok mutluyum. Ama onun her zaman beni sevdiğini, koruduğunu bilirim” diyor Marianne.

19 Ağustos 2010 Perşembe

İnsan Olmak

İnsan olmak...
Nedir bu iki sözcüğün büyüsü? Sadece bir isim ve fiilden oluşan bir başlık mı benim yazım için?
Üzerinde çok fazla kafa patlatılacak, zaman harcanacak birşey. Gazete sayfalarını çevirip, televizyon kumandasında kanalları değiştirmekle geçiştirilecek herhangi bir durum karşısında hayıflanmak mı? Birşeyler yapmak mı? Nazım'ın dediği gibi hür bir ağaç dikerken meyvasını paylaşmak mı? Paylaştıktan sonra hesap sormamak mı? Savaşmamak mı? Bencilleşmemek mi?
Üzülüyorum ama gazete okurken dehşete düşmekten, insanlığın bu kadar (ki bile bile) bayağılaşmasından. Bu acaba bizim ülkeye özgü mü diye geçirirken içimden, duyarsızlığın canımı acıttığını fark ediyorum. Nerde hata yapıyoruz? Durmadan ürerken beynimizi kısırlaştırmamız mı tüm bu nedenler? İnsanoğlunun doğası mı? Canımızı acıtan kelimelere anlam yüklerken bir köşede öylece izlemek mi tüm olanları?
Benim umudum yok sevgili dostum, sevgili blogger. İnsanlıktan, gelecekten, bu ülkeden...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Hikayeler

Geçen ay ziyaret ettiğimiz Bilgi Kuramı dersine giren Erhan Hocam bir tavsiyede bulundu; '70 yaşına da gelseniz hikayeleriniz ve fikirleriniz olsun' demişti; bazen öylece geçen günler için üzülsem de hikayeler uydurmaya çalışacam bundan böyle; belki masallar... Gerçek olamayacak kadar saf ve belki 21. yüzyıl insanına ahmakça gelecek cümleler üretecem beynimde. Hayal gücümü sürrealizm için çalıştırıyordum bir zamanlar Maldoror'un 7. şarkısını yazmaya çalışırken. Komik olsun, gerçekçi olmasın, düş olsun ama düşünce olsun benim bir hikayem olmasa da hikayelerim olsun. Çocuklarım olmasa da 70 yaşına geldiğimde anlatabileceğim şeyler olsun.
Teşekkürler Hocam;
Kimsenin ağzından duyamayacağım cümleyi paylaştığınız için...
Teşekkürler Pınar;
Kimsenim kulağını almak istemeyeceği şeyleri hissedebildiğin için...

15 Ağustos 2010 Pazar

Sıcak

Nasıl bir sıcaktır; aklı almıyor insanın. Adana'dayken Sibirya hayalleri kurmak gibi birşey bu. Sıcak ve güneşi bol bir şehirde doğup büyümek üstelik yine sıcak ve güneşli gün sayısı çok olan bir şehirde okumak... Benim hayatımın bir dönemi (hayatımı dönemlere ayırıyormuş gibi oldu) kesinlikle Alaska ve İskandinav ülkelerinin sessiz-sakin ve soğuk bir kasabasında geçecek. Bere-atkı kullanmayı özlüyorum. Ben bu duyguları kışın da besliyorum ya.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Belki bir gün

Belki bir sonbahar gününde Neuschwanstein Şatosu'nun etrafında oturup o mükemmel manzaraya dalıp giderim ve belki bir gün Büyük Kanyon'da o güzelim doğa harikasında kendimi kaybedebilirim.

12 Ağustos 2010 Perşembe

İhsan Oktay Anar

Sevgili Hocam İhsan Oktay Anar... Onunla ilgili yazmak isterken nerden ve nasıl başlayabilirim hiç bilmiyorum; sanırım parmalarım kendi kendini yönlendirir diye düşünüyorum.
Ama ilk aklıma gelen kelime 'farklı' oluşu. Sıradan bir farklılık değil ama. Birinci sınıfta dersime girmemişti ki; Ege Üniversitesi'ni kazandığıma sevinmemin ilk ve en önemli nedeni oydu. Sosyoloji-birinci sınıflardaki 'felsefeye giriş' derini takip ederdim; odasında pek bulunmaz (haftanın belirli günleri okulda olur) Ben ders aralarında bahçede yakalar; edebiyatla ilgili konuşmaya tutardım ya da koridorda hal hatır sorardım. Hiçbir popüler hatta olmayan programa katılmaz, rektörden gelen yemek tekliflerini reddeder, kendi kitaplarıyla ilgili konuşmaktan hoşlanmazmış. Uzun boylu ve aşırı bir içtenlikle kibar biridir. Ben hızlı konuşur, o ise beni duymaz bir cümleyle cevap verirdi ama hep düşünürdü. Kelimeleri seçmek için olduğunu düşünürdüm ben de. Ama hayran kaldığım her daim dolu olan gözleriydi. Mütevaziliği ve gözlerindeki içtenlik pek az insandadır ki bunu da içtenlikle yapan da epey azdır. Kendisini görünce susar edebiyatın hassalığının yarım asırlık insanın dahi ruhuna nasıl dokunabileceğini hissederdim. İhsan Hocam'ın Yunanca dersinden pek kişi geçemez olduğundan bazı kişilerin kötü kalpli ve manasız eleştirilerine hedef olmuştu; yürüyüşünün yavaş olduğunu kafaya takan zavallı felsefecikler üretiyordu bizim bölüm. O kadar kızardım ki farklılığından edebiyatçı oluşunda her gördüğümde gözlerim dolardı. Hatta ilk dersine girdiğimde derste ağlamıştım nedensizce. (Sakın eleştirme beni blogger etkilenmiştim tavırlarından) Bölümün 'Düş ve Düşünce' adlı edebiyat dergisinde şiirimin yayımlandığını söyleyince tebrik etmişti ve Erasmus meselesinde de her gördüğünde 'Siz halla gitmediniz mi' diye sorardı. Hatta Almanya'dan kaliteli bir çikolata getireceğime dair söz verdim ki asla unutmam. Şimdi ikinci sınıfta Ege Üniversitesi'nde olamadığım için üzüleceğim tek nokta İhsan Hoca'dan Eski Yunanca dersini alamamak; kalmayı bile göze alarak söylüyorum bunu. Emekli olacağını ama Yunanca dersini vereceğine dair haberler duydum ki doğruluğunu İhsan Hoca'ya sordum teyit etti. Ha neden bu kadar yazdım hocamla illgili; gitmeden önce Suskunlar'ı okumaya başladım. 'Puslu Kıtalar Atlası'ndaki alamını bilmediğim kelimelerden korkmuş ve ilk okuyuşumda yarım bırakmış, ikincisini iki gün sürmeden bitirmiştim sömestr tatilinde. Suskunlar'ı okurken aklımdan geçti de; keşke İhsan Hocam bahçede otursa ve ben onu rahatsız etmeye gitsem; ben konuşsam, o dinlese; ben anlatsam o dinlese. Neler vermezdim ki...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Adana

Yürüdüm bu şehrin sokaklarında sabah ama kendimi ait hissetmeden; doğup büyünülen bir şehre saygıdan ileri gitmiyor düşüncelerim. 'Adana merkez-susar herkes' gibi bu şehrin üzerindeki kaba örtüyü kaldırmaya çalışsanda gözün İzmir'i arıyor. Aile-arkadaş-ev üçgeninde pek birşey anlatmıyor; sorularıma yanıt vermiyor. Sıcaklığıyla (insanların çoğunu samimi sıcakkanlılığına diyecek birşey yok), ruhsuzluğuyla yanaşamıyorum. Sanırım ben bu şehrin (ve hatta İzmir'in) palmiyelerini seviyorum.

8 Ağustos 2010 Pazar

Yol

Sevgili dostum; yarın sabah evimde olacağım ama Adana'nın o sıcaklarını gözüm hiç kesmiyor. İnternet-vedalaşmalarla geçince 20 gün sonra ablan, kardeşin, herbişeyin, hiçbişeyin uçacak uzaklara.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Değer

Çok değil, yakın zamanlarda insanlara gereğinden fazlaca değer vermemem gerektiğini öğrendim ve eve dönünce bu durumla ilgili kararlar almak istiyorum!

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Dördüncü bloğum da yolda

Seni aldatacağımı sakın düşünme sevgili bloğum; bu hafta Erasmus ve Interrail maceralarını yazabileceğim yeni bir blog açacağım. Sen Pınar'ın Oldric'i, yolda olan da Pınar'ın maceraları. Anlaştık?

3 Ağustos 2010 Salı

dım dım dım dım

Güzel yaz akşamlarıyla rüzgarlar olsun, güzel müzikler ve güzel muhabbetlerle güzel dostluklar da.
Az politika olsun, bol edebiyatla dolsun.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

sürprizlere açık ol

geliştir/seç/katıl/devam et!

dili geliştir
arkadaşlarını seç
partilere katıl
derslere devam et

sonrası sürprizler...

1 Ağustos 2010 Pazar

Biraz Kinyas Biraz Kayra Biraz da Arkadaşım

Yazmak istediğim diğer şeye gelince; pazartesi öğle saatlerinde kütüphanedeydim; yaklaşık iki sene önce okuduğum Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’yla birlikte bikaç kitap alıp k.hanenin ikinci katının girişinde oturuyordum; elim kitaba gidip gidip geldi, arkasını okuyor, sayfalara tekrar tekrar bakıyor, yeniden okuyup okumamama arasında gidip geliyordum. Üniversiteyi kazandığımda ve yeni bir şehre geldiğimde ki kendimi yenileme döneminde okuduğum kitaptı; bitmesin diye kıymıyordum okumaya diyebilirim. Uzun bi süre etkisinden çıkamadım. ÖSS’ye hazırlık dönemindeki Kayralıktan üniversitede başarılı bir sosyal öğrenciliğimdeki Kinyas dönemime benzetiyorum bu kitabı. Çok yakın bir arkadaşımı hatta dostumu etkilemiş ve bir barda müzik arasında o arkadaşımın ve ekşi sözlüğün tavsiyesiyle okumuştum da diyebilirim tam anlamıyla. O arkadaşım (Emine) benim Kayra’mdı, bense onun Kinyas’ı. Her görüştüğümüzde Hakan Günday’ı anarız hatta. İşte kütüphanede gelgitlerimle cebelleşirken (okursam etkisiyle nasıl baş edecem az kalmışken gitmeme) O sırada önümden geçen kişiyi görünce ayağa kalkıp konuşmaya başladım. Bana o günün en güzel haberinden ikisini verdi. ÖSS’de sözelde ilk 500’e girmiş ve büyük ihtimalle Mimar Sinan Üniversitesi’ne yerleşecekmiş. Onun adına o kadar sevindim ki. İbrahim’i anlatmak istiyorum sana. İbrahim’i geçen kıştan beri her etkinlikte görüyordum (Ahmet İnam ve Beno Kuryel’in sempozyumu, kısa film festivali, edebiyat günleri vs.) Genellikle en arkalarda tek başına oturur, koyu renk giyer, salondan sessizce çıkar. Hiç arkadaşıyla görmedim. Uzun boylu, kendi halinde bir tip. Okuldaki hiçbir etkinliği kaçırmayan biri olarak her defasında ilgimi çekiyor; tanışmaktan çok tanımayı istiyordum. Ege’nin tiyatro günlerinde arkadaşımla gittiğimde salon dolarken hemen atlayıverip onun önüne oturdum ve arada ilk adımı atarak tanıştım. Edebiyat öğrencisi olduğundan okulu bırakacağından ve sınava hazırlandığından bahsetmişti. Daha sonraki etkinliklerde görüşüp konuşuyorduk. Az soru sorar, kibarca da soruları yanıtlardı. Onunla kısacık sohbetlerimizde keyif alırdım açıkçası. Geçen hafta onunla ayakta konuşurken o kadar mutlu olduğunu gördüm ki; Kinyas ve Kayra’daki gel-gitimi anlatınca iki defa okuduğunu söyledi. (Bu kitabı okuyanlara ayrı bi sempatim var.) Kalabalıktan hoşlanmadığını, İstanbul’da kamera edinip filmlerine yoğunlaşıp vaktini bunun için harcayacağını anlattı. Ben de önerilerde bulundum; mailini de aldım ki şiirlerimi, yazılarımı göndereceğim). Kısa ama öz bir sohbetti. İbrahim’in ne Kinyas ne de Kayra olduğunu bilecek kadar samimiyim ama onun çok güzel şeyler başaracağı kanısındayım ve buna inanıyorum. Son aylarda ve hatta yıllarda diyebileceğim karşılaştığım insanlardan ki yaşına göre fazlasıyla farklı. Tek başına görürüm; oysa kendiyledir. Sessiz görürüm; oysa diyecekleri vardır. Koyu renk giyinir; oysa amaçları rengarenktir…
Kitaba gelince aldım mı tekrar okumak için; hazır olmadığımı fark ettim…

26 Temmuz 2010 Pazartesi

ja ja wunderbar :)

Bugün almış olduğum iki güzel haberi paylaşmak istiyorum. Sabırsızlıkla beklediğim kabul mektubunu (hayır hala yok elimde) Almanya'daki okul faxlarsa eğer Alman konsolosluğuna 1 eylülde almanca kursum açılması nedeniyle vize işlemlerini bu hafta halledeceğim veee ağustosta herşey herşey herşey değişecek.
İkinci güzel haberi yarın uzunca anlatacam.

25 Temmuz 2010 Pazar

Dans etmeye ihtiyacım var

Dans etmek istiyorum, hoplamak, zıplamak... Uzay kampındaki barbekü partilerinde ara ara çalan pop şarkıları var ki çoğunun adını da bilmiyorum. Caz konserlerindeki performansım pek gitmiyor ama ne bilim en kısa zamanda laylaylom playlist yapmalıyım. dımçık dımçık-üç yüz beş yüz kulaklarımı tırmalasa da ne bilim dansetmek istiyorum işte. Güzel ritmler gerek bana!!!

22 Temmuz 2010 Perşembe

Komple Kompleks

Kompleksiz insanlara ihtiyacım var; olduğu gibi...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

kendin hakkında birşeyler yaz

...
umudu beklentiye
içtenliği açıksözlülüğe,
sadakati bağımlılığa,
anlamlı cümleyi süslü cümleye,
mizahı espriye,
gülümsemeyi sırıtmaya tercih ederim...

...
doğaya inanıyorum, ölüme inanmıyorum,
sanata inanıyorum, siyasete inanmıyorum,
insana inanıyorum, Tanrı'ya inanmıyorum,
sonsuzluğa inanıyorum, zamana inanmıyorum,
tutkuya inanıyorum, aşka inanmıyorum...

Değişim

Değişim sözcüğü insanın ağzından düşmez sevgili blogger. Her ayın ve haftanın ilk günü, yılbaşları, doğum günleri vs. Ama ben beceremiyorum. Beceremediğim için çekici geliyordur kim bilir? Sana en hoşlanmadığım kelimelerden de bahsetmek istiyorum; beklenti, duyarsızlık ama sevdiklerimde var bununla birlikte; özveri, farkındalık. Bunlarla uyum içinde ya da uyumsuzluk halinde olmak çelişkiye düşürüyor çoğu zaman. Çok farklı konulardan bahsedecem şimdi; çevremdeki insanları inceliyorum, yeni tanıştığım kişileri. Bilmiyorum ama o kadar sıradan geliyor ki; farklı bir insan bulsam 'benim dostum olur musun' diye teklifte bulunacam. Tamam çok renkli insanlara, çok cici insanları tanıma şansına sahibim. Çok fazla arkadaş-dostum diye sahip çıkabileceğim insanlar var ama ne bilim son zamanlarda bir elin parmaklarını geçmez onlar için zamanımı seve seve harcamak istediğim. Bazen çoğu kişiden farklı olduğumu düşünüyorum; bu ergenlik dönemindeki kendini özel hissetmelerden değil. Dünyanın istediği insan olmak için çabalamanın ve sıradan arayışların ötesinde birşey bu. Düşünmekten kaynaklanan, uyumsuz olmama savaşından kaynaklanan saçmalıklar...

17 Temmuz 2010 Cumartesi

içimden geldi

belki bir gün şarap üretebilirim
...

11 Temmuz 2010 Pazar

Olması Gerektiği Gibi

Short, t-shirt, sağlam bir spor ayakkabı, koca bi sırt çantası, güzel bir kitap, iyi bir albüm…
Aklıma ilk gelenler güçlü ve istekli iradeyle birlikte. Gitmek ve kendini bulmak son zamanlarda aklımı çelip tahrik eden şeyler. Yapılan ve değiştirilen planlarla birlikte. Çekici geliyor, düşünmesi bile huzur veriyor. Sabahları araba sesleri, beton binalar, gayet de güzelce kandıran özgürlük sözcüğü… 60’larda hippi olmayı hep istemişimdir; geçmişe gitmeyi beynim düşünmeye başladığında. Manisa Tarzanı’nı daha bi kutsal saymışımdır bir peygamberden. Evliya Çelebi daha bir değerlidir vaktinin tümünü etüt odasında harcayan gençten .
Can Yücel demişti herkes gitmek istiyor bugünlerde! Vardır üstadın bir bildiği, vardır gitmek isteyenlerin bilmediği…
İlk adımı atmak gerekir, sonra ikinciyi; oksijen bu kadar zor yerde değildir. Olması gerektiği yerde; gitmek istediğin yerde belki de ait olduğun-ait olmaya çalıştığın yerde…
(İnsan nereye gitmek isterse oraya aittir-Wernher von Braun)

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Everything will be good

sabah geldim Ege Üniversitesi kütüphanesine ve internetten Almanya'da gezebileceğim kale-şato-müze isimlerini alıyorum. Çok şanslıyım çoook. Sabırsızlanıyorum gitmek için. Bu hafta pasaport için harekete de geçecem. Yazın İzmir'in tadını çıkaramıyorum; çalışıyorum ki uzay kampındaydım beş gün. Tatilimi artık iki ay sonra yapacam. İlk durak Köln Katedrali ve Köln Karnavalı. Şimdi bol bol kendimi sıkmalıyım, acısı çıkacak ve her şey güzel olacak. Sanırım çok doğru; zaman sadece zaman!

5 Temmuz 2010 Pazartesi

İdol

Benim için müzisyenlerden önemli olan (tanışmak, o şarkıları nerden yeryüzüne indirdiğini sormak, konserlerinde kendimden geçmek, zırlayarak ağlamak bununla birlikte coşmak istediğim) Leonard Cohen, Bob Dylan, Tom Waits, Nick Cave, David Bowie, Mick Jagger, Eddie Wedder, Tom Yorke, Ozzy Osbourne, Syd Barrett, Robert Plant, Sting, Bono, Bruce Springsteen, Elvis Costello, Björk, Tori Amos, Patti Smith (Janis Joplin, Jimi Hendrix, Jim Morrison, John Lennon, Freddie Mercury, Jeff Buckley, Frank Sinatra’yı unutmamak gerek) isimlerden bazıları bunlar. Ama son günlerde HIM dinliyorum ki sert oldukları için sadece dinlemem gerektiğini ama sevmem gerekmediği gibi önyargılarla yaklaştım. ‘Gone with the Sin’ sözlerinin basit ama melodisi etkileyici olduğu ve yıllardır arşivimde olmasına rağmen beni şimdilik mest etmiş durumda. Ville Valo’nun Rock am Ring festivalindeki elinde sigarayla ve basit hareketlerle ama içten söyleyiş tarzı yok mu? İnsan bu kadar mı karşısında tutulur? Ceketinin arkasında yazan ‘your face is going to hell’ yazısına ne demeli. İnternette araştırdım ve Fillandiyalı bir akrep burcu (zaten akrep burcu erkeğinin duygularına güvenirim) olduğunu da öğrendim. Fanı veya hayranı değilim ama şarkıyı söylerken ki tutumu karşısında gitar solosuna coşmak ama Ville’iyse sakince izlemek istiyor insan. O bir Leonard Cohen, Bob Dylan vs değil ve onlarda olduğu kadar takipçisi değilim ama ne bilim yazmak geldi içimden. Albümlerini sırayla dinlemek ve hakkında sağlam yorum yapmak için sabırsızlanıyorum.

28 Haziran 2010 Pazartesi

İnto the Wild


doğrusu, sen hakikaten iyisin.
yani, sen mesela...
şimdiye kadar yediğim herhangi
bir elmadan, yüz bin kez daha iyisin.
ben süpermen değilim,
ben süperberduş'um.
sen süperelma'sın.
çok lezzetlisin.
çok organiksin,
çok doğalsın.
sen en gözde elmamsın...


Dün gece andığım filmdi. İlk olarak geçen sene izlemiştim arkadaşlarımla ve sonra tek başıma izleyince ayrı bir etkilenmiştim. Üzerine çok şey yazılacak ve düşünülecek bir film ve hatta yaşam.

27 Haziran 2010 Pazar

Uzay Kampı

Uzay kampında başlayan ve aylarca süren maceram devam ediyor. O kadar güzel anılara sahip oldum ki; şuna inandırdım kendimi; bir psikolog gibi olabilirim. Yaramaz çocuklar dışında (ki son zamanlarda hep akıllılar denk geliyor benim takımıma) gayet güzel anılara sahip oldum; çoğuyla iletişimimiz iyi. Pınar abla-hocam-öğretmenim diye sesleniyorlar (Ben Pınar Abla'yı tercih ediyorum) Çocukları gözlemliyorum. Çok zeki yeni nesil. Hepsi kolej öğrencisi olduğu için bazen işin eğlencesine bakıyorlar; ama öğretmek için de çabalıyorum. Simülatörleri seviyorlar. Yemek sonrası Our Space'de (kantin) konuşma fırsatımız oluyor. Ayrıca yaz için gelen Amerikalı eğitimciler var. Onlarla muhabbet iyi; güleryüzlüyüz birbirimize. Temmuzda İzmir'deyim (kampta çalışmnak ve Almanca kursu için); ağustos belli değil ve sonra... Dün Polonyalı öğrencilerle takıldım kapmta, fransızlar ve ispanyollar da geldi, bugün de İsrailliler var. Salı günü Fransızlarla pratik yapacaz.
Güzel anıları paylaşmak umuduyla...

22 Haziran 2010 Salı

Tek bi kelime


'Ölüm' kelimesi yakasını bırakmıyor insanın; dün gece İlhan Selçuk'un ölümünü öğrendikten sonra düşündüm; 'bir yerlerde insanlar ölüyor' diye gecirdim içimden. Ki dün gündüzler geceden uzundu ve geceyi atlatıverdim bir şekilde. Bugün de cok güzel bir ses keşfettim ki hayatını kurcaladım; ömrü yollarda geçmiş ve genç yaşta (bu yılın ilk günü) ölmüş. Şimdi de onu dinliyorum. Lhasa de Sela! Huzur dolu ve içten bir ses. Tüm gece onu dinlemek istiyorum. Aklıma gelmişken Michael Jackson'ın da ölüm yıldönümü geliyor; bazen tarih hafızamın güçlülüğüne şaşıyorum.

18 Haziran 2010 Cuma

Sıcak

O kadar sıcak ki, kafa bi milyon şeklinde yürüyor insan. Hep uykusu varmış gibi üstelik. Sömestrda yurtta yalnız kalmıştım tercihimle, bol bol kitap okuyup takılmıştım ama şimdi, kampa gidiyorum ve yurtta kalmaya çelışıyorum ya internet (nam-ı değer facebook) ya da uyku. Sanırım yorgunluk da olabilir. Yaz için hala karar verebilmiş değilim ki bu hafta kararımı vermek zorundayım. Şimdi kütüphenedeyim; sessizlik!

11 Haziran 2010 Cuma

İlk yıl bitti

Sınav yok, okul yok ve eğitim hayatında bir yılı daha geride bırakmış bulunmaktayım; eğlenmek ve kafa dağitmak istiyorum ama gözlerim günün yorgunluğundan kapanmak üzere.

10 Haziran 2010 Perşembe

Benim hala umudum var

'Benim hala umudum var' demek düşüyor bana; 'hayırlısı' deyip öylece beklemekten daha makbul en azından...
Ne için mi umut var; notlar düşüyor sevgili blogger. Sosyal bir inek olan ben ilk dönem o kadar yoğunlukta sınıf ikincisi olurken; şimdiyse ilk onda olmak için bi umut taşıyorum (Almanya'da düşecek zaten tek tek notlar ki bak işte onda kesin umutsuzum); amaç burslu yüksek lisansta istenilen 3.5 ortalamasını yakalamak; onun dışında bölümden hiçbir beklentim yok ki ne formasyon (nedir, ne işe yarar bilmem), ne de felsefede yüksek lisans. Fransa'da antropolojide yüksek lisans, ABD'de doktora. Hedefler var. Sonum öğretmen olacaksa, hayır hayır düşünmesi bile kabus gibi geliyor. Felsefede alternatiflerin olmaması can sıkıcı artık üçüncü ve dördüncü sınıfta yine yine yine kasacaz ama dediğim gibi umudum var sistemden değil kendimden!

8 Haziran 2010 Salı

Civciv

Civcivlerin hayatı yenilebilenler ve yenilemeyenlerden olusurmuş. Bakınca bi üniversite gençliğine baya bi karşılaşıyorsunuz bunlarla. Hiç bir gayesi, yararı olmamakla birlikte sadece günü geçirme peşinde olan... Sonra ise işsizlikten vs. bahsediyorlar; sen beynine birşey ekmezsen, kendini geliştirmezsen ve sadece kendi çıkarını düşünürsen vahvah etmek zorunda kalırsın tabiki. İşte ben bu yüzden Jack London'ı hep takdir ediyorum; günde üç saatlik uykuyla hem çalışmış hem de okumuş; onun bi hikayesi kendi hikayesi olduğu için seviyorum belki de. On sekiz yaşımdan beri üniversitede olduğumdan ve yaklaşık iki yıldır da yurt hayatı yaşadığımdan karşılaşmak pek de olağandışı birşey değil. Onları öyle kabul etmek gerekiyor ve bana da susmak düşüyor ama içten içe kızıyorum da.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Un homme qui dort

Hiç bir ses olmasın; ne etütte sayfa sesi, ne koridorda ayak sesi. Uyku düzenim değişti. Geceyle antant kalınca beden; aileden uzakta kendi varoluşunda ayakta kalma çabasıyla daha bir anlamlı oluyor. Kirpikler daha az mücadele ediyor. Bünye dirençli, beyin işlek. Gözünü bir noktaya dayayıp düşünmek ve bazen nedensiz yere gözlerinin dolmasına kayıtsız kalmak. Otobüslerin, sınıfların, yaşanılan ortamın ve en önemlisi beyninin kalabalıklığı...
Gecenin güzelliği burda yatıyor; sessizliği özlememde!

4 Haziran 2010 Cuma

Kendini Anlatma Çabası

Kendini anlatma çabası, anlama uğraşından da beter! Bunu yapınca kendime daha sonra kızıyorum ama önüne de geçemiyorum ve bazen bu gereğinden fazlaca yoruyor insanı. Karşımdaki insan da bunu yapınca sıkılıyorum. Bırak kendini. Ah bi de kendime söz geçirebilsem..

30 Mayıs 2010 Pazar

Hergün yeni fikir

Hayatımın bir bölümünü yazı yazmak için soğuk olduğundan İskandinav ülkesinin bir köyünde, bir bölümünü de fosiller, kabileler, farklı yaşam tarzlarına sahip insanlar ve kültürleri tanımak için Afrika'da geçirme gibi kararım var sevgili blogger. Medeniyet mi dar geldi diye düşüneceksin ama buna vereceğim cevap hergün yeni ve farklı bir fikirle uyanmak. Mesela böcekleri incelemek istiyorum, fosilleri. Gençken yapmam gereken hiç bilmediğim, dilini konuşamadığım ülkelerin insanlarıyla anlamsız dans etmek, bakışlarla konuşmak. Çok şey var yazacak. Ama yarın başlayacak sınavların endişesindeyim. Hayat ne güzel değil mi???

20 Mayıs 2010 Perşembe

İlginçlik

Nasıl bir gün geçirdiğimi bilmiyorum. Antonin Artaud kitabı aldıktan sonra boş boş dolandım kütüphanede. Konser, tiyatro derken kendi kendime konuşarak döndüm yurda. Ne olacak diye geçirdim içimden. Küçük Prensvari 'insanlar birazcık tuhaf' ı bıraktım; 'dünya ilginç' diye geçiriyorum içimden. Acı olmadan acı çekmek... Sanırım şairlerin bir kısmının yaşadığı bu.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Angelene

dear god, life ain't kind
people getting born and dying
but i've heard there's joy untold
lays on that open road in front of me
my first name is Angelene!

18 Mayıs 2010 Salı

Sorular

Ciddi derecede sorularım var artan cinsten. Boş zamanım yok ama her daim ilk fırsatta kendime soru yaratıyorum; anlamlı soru haline getirmekten çok. Peşi sıra giden cinsten. Cevapsız çoğu zaman.

14 Mayıs 2010 Cuma

Kendi kendine röportaj

Bikaç gündür kafamda kendi kendine röportaj yapma fikri var ve bunu yapacam; filmlerde olur ya hani kendi kendine satranç oynayan kişiler; ben de geçmiş-gelecek zamanla ilgili bi röportaj yapacam kendime. İlerde okuduğumda neler hissedecem bakalım. İlk fırsatta paylaşacam sevgili blogger :)

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Beklemek

İnsanın neyi beklediğini bilmemesi ne tuhaf bişey. Bazen beklemeyi beklemek gibi birşey.
Öylece oturup beklemek değil bu. Çıldırmaya yakın bişey. Çünkü benim beklenti anlayışımda sakinlik olmadı hiç. Ne fırtınalar koparmışımdır. Belki de beklediğim fırtınadır.

2 Mayıs 2010 Pazar

Sus ve Dinle

Söylenen herşey çoktan söylenmiştir; yazılacak olan herşey fırsatını bulduğu ölçüde çoktan yazılmıştır. Bize sadece onaylamak ya da onaylamamak düşüyor. İşte ben de bu noktada susmam gerektiğinin farkına varıyorum, bazen dinlemek gerektiğinin de. Bişeyler yazarım diye umut ettim, gerisi gelmiyor cümlelerimin şimdi.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Tutunamayanlar

Saat 00.00 ve dün 'Tutunamayanlar'a başladım. Yıllardır kütüphanede defalarca görüp dokunmuş ama etkilemesinden korktuğum için; okumaya başlayamamış, başladığım zaman da bırakmıştım. Hayır hayır kalınlığından değil; beni 'Kinyas ve Kayra' gibi etkilemesinden korktuğum için. Zor toparlıyorum bir şarkı ya da kitaptan sonra kendimi. Kendi hayatımda anti-kahramanlar yaratıp kendimi perçinliyorum etkiyle. Seveceğimi düşünüyorum ama ne bilim işte korku bendeki; beklentim yok aslında. Ama heyecanlıyım da. Türk edebiyatına hep uzak kaldım; son zamanlarda yöneldim. Ama olsun, geç değil. Bittiğinde paylaşmak için de sabırsızlanıyorum.

Kelime Cambazlığı

Farkındalığının farkında olan her insanın meziyeti olduğunu düşünüyorum. Ben de bu noktada kendimi söz cambazı olarak görüyorum; belki sürrealizmi sevdiğim içindir kimbilir? Verin bana daha çok sözcük verin ve ben bir dünya kurayım onlarla; devrikleştireyim, bulandıayım kafaları. İnsanın kendi yazdığına dahi anlam araması ve çelişkiye düşmesi... İletişim, kendini anlatma derdi, derdini anlatma isteği... Sözcükler sadece harflerin yanyana gelmesinden ibaret değildir. Derme çatma duygularda dahi ete kemiğe bürünüp işlevselliğini koruyor. Ama yazılarımda bunu yapsamda; gündelik hayatta bikaç klişe cümleyle geçirince zamanı bişeyle eksik oluyor. Merhaba, tanıştığıma memnun oldum, kendine iyi bak. Bazen bunları zorunlu söyleme durumu var ki. Ben yazılarda sözcüklerle savaşarak, sevişerek kendimi ifade etmeyi seviyorum; içten olmayan ve zorla verilmiş selamlarda, tanışıldığı için memnun olunmalarda ve iyi bakılıp bakılmamasının kişiyi sahiden ne kadar ilgilendirdiği durumlarda özellikle...

26 Nisan 2010 Pazartesi

Ve bir soru

İnsan neden yaşar? Amacı olduğu için mi? Amaç oluşturduğu için mi?

12 Nisan 2010 Pazartesi

Felsefe

Benim de söylemem gereken bir şey var bu konuda. Nedir felsefe? Tanım yapmaya çok hevesli olmayan biri olarak bir sürü gerekçeler yazabilirim buraya. Ama ilk olarak şunu söylemem gerekir ki; felsefe melankolizm, ağlama-sızlama değil (melankolizm de ağlama-sızlama değil; yanlış anlaşılmış olmayı istemem). Tamam cevabını bulamadığın sorular işin içinden çıkılmaz bir hale sokuyor seni ama ben önceden bu durumun insanı kısırdöngüye srüklediğini düşünürdüm. Kapamalıyım kendimi odaya bireysel etkinliğimi gerçekleştireyim, hayır bu değilmiş felsefe! Felsefe sokakta, bende, sende, onda, herkeste. Değilmiş Tanrı'yı ya da tanrısızlığı arama, insanın ruhunu, evrenin kaynağını, hayatın özünü aramaya çalışma. Bunlar amaç değil, sadece birer araç. Bu nedenle düşünmek için uygun zaman ve mekan bulamadığımdan yakınsam da, ben yapıyorum eylemlerimnle felsefeyi. Felsefe hayatın kendisiymiş, hayır değil efendim; ben felsefeye hayat veriyorum; ayaklar altına alınılmaya çalışılan şu son yüzyılımızda. Düşünüyorum, soruyorum, araştırıyorum, okuyorum... Dediğim gibi ne felsefeyi amaç yapıyorum ne de felsefede bir amaç gözetiyorum. O benim için bir araç. Uğruna çoğu şeyi göze aldığım ki yanımda olan, yanında olduğum bir araç...

9 Nisan 2010 Cuma

Bilmiyorum

Artık yazmanın zamanının geldiğini düşünüyorum. Ben bekliyorum, onu göreceğim ve onunla konuşacağım anı. Tatlı bir heyecan bendeki. Korkuyorum, çünkü hayatta cevabını ve anlamını bulamadığım ve aramaktan yorulduğum kelime olan beklentinin yüzüme bir tokat gibi çarpmasından. Tanımamak ama bilmek, görmemek ama bulmaya çalışmak, susmak ama beyninin içindekini bulmak. Akrepliğim tutuyor yine işte. Ama yine de heyecanlanıyorum. Ad koyamazsın, anlam yükleyemezsin, bir şey biçemezsin. Ama aynı şeyleri seversiniz, aynı telden çalarsınız çoğu zaman. Farklılıklar, aynılıklar ve mesafeler. İlginç bir duygu bendeki... Ama tüm iyi niyetimle hissettiğim şeyler, beynimin doğurduğu hayaller...
Hayaller mi?
Saçmalıyorum galiba.

6 Nisan 2010 Salı

Yoğunluk

Yoğun geçiyor günler; istediğim gibi... Sınav stresinde değilim ama koşturmaktan unutmuşum haldeyim. Şimdilik herşey yolunda. Öyle olması için uğraşıyorum. Hergün bişeyler üretmeye çalışıyorum. Babam bana 'üretim tüketimden fazla olmalı' dediğinden beri hergün kendi kendime küçük de olsa sorumlulukmuşçasına bişeyler yapma çabasındayım. Uykudan feragat ediyorum çoğu zaman. İyi de ne için? Bekle, sana düşüncelerimi anlatacam geleceğe dair; çılgınca bile bulacaksın, ya da saçmalık olarak. Ama ben anlatacam ilerideki zamanlarda. Anla ya da yanlış anla, ya da hiç anlama (ukalaca algılama)
Ama şimdi izin istiyorum; zaman için, anlayış için.

4 Nisan 2010 Pazar

Psikoloji

Nedendir bilmiyorum ama hala bilim olup olmadığı tartışılan ve bilim olduğu taraftarında olduğum psikolojiye alışamıyorum. Yaptığım her davranışımın, düşüncelerimin ve eylemlerimin bir nedenini açıklaması mıdır (ki benim özgünlüğüm ortada olmuyor) yoksa kişisel gelişim kitaplarından haz almamam mıdır soğutan neden anlamış değilim. Tamam, eğlencelidir ama dar kalıplara sıkıştırıyor bir kere (mesela bu felsefede söz konusu değil daha geniş anlamda). Freud'un çalışmalarını koy ve herşeyi bununla açıklama çabasında ol, e o zaman psikologlar ya da psikoloji öğrencileri ne üretecek, neyi yorumlayacak bu imkanlarda? Söylenen söylenmiş, yazılan yazılmış...

2 Nisan 2010 Cuma

Şanslıyım

Bugün öğrenmiş olduğum üzere dışarıdan çok soğuk görünüyormuşum, insanlara itici bir izlenim veriyormuşum, ama tanıyınca ne kadar iyi olduğum, farklı biri olduğum söylenilince mutlu oldum. Ne derdim marjinal olmak ne de özgüveni olan bir görünüm vermek. Ama şunu söyleyebilirim ki, kendisini öven insanı itici bularak konuşuyorum; ben iyi biriyim ve çevremde iyi insanlara yer verdiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Kötülüğe ihtiyacım yok, zamanım yok, gücüm yok. Siz bana verin bi kitap, verin bi şarkı mutlu olurum. Mutluluğu basite indirgemek gibi birşeydir bu. Kendi kabuğumda bir dünya yarattım. Beni sadece ben üzebiliyorum, beni sadece ben mutlu edebiliyorum. Polyanna'yı oldum olası sevmem, gerek de yok yapmacık maskeye, gereğinden fazlasına ama. İçten olmaya çalışıyorum. Bazen diyorum kendi kendime, bu kadar iyi olma. Ama napayım. O tüylerimi ürperten cümle dökülüyor beynime: Ben böyleyim!

30 Mart 2010 Salı

Gitmek istiyorum

İyiyim; uzun süredir içinde olduğum ruh halini paylaşabilirim seninle. Gitmek istiyorum! Uzaklaşmak, kendimden, herkesten... Hayır bunalım dönemlerim değil, aksine hiç olmadığım kadar dinginim. Koşturuyorum. Yoğunum ve alışığım bu duruma. Ama önümde çok güzel bir fırsat var, 'bikaç ay daha Pınar' diyorum içimden, bikaç ay daha. Yolun var, uzun yolların var. Sırt çantamı takıp düşecem yollara. Uzun süre oldu çünkü, bi festivale gidip gönlümce coşmayalı, uzun süre oldu, bilmediğim bir şehirde insanlar arasında selam vermeden dolaşmayalı... Sabırsızlanıyorum. Çok güzel planlarım var, spontane gelişmesini istemiyorum, plan-programı paylaşacam; ama bi uygun vakit bulayım.

29 Mart 2010 Pazartesi

Cohen

Kişileri idolize etmeyi sevmiyorum, etmemişimdir de. Ama ergenlik döneminde saplantılarım olmuştur, Jimi Hendrix gibi. Ama son zamanlarda yaşadığım bu tuhaf duyguyu nasıl tarif edebilirim ki.
Dünya ötesi bir insan. Aklım almıyor. Pink Floyd, Led Zeppelin, Bob Dylan, David Bowie'den sonra aşırı bir bağımlılık yapan bir isim; Leonard Cohen... Geçen yaz konserini kaçırdığım için hayıflansam da; eylül turundaki Fransa konserine gitmeyi umut ediyorum. Hem şair, hem yazar, hem müzisyen... Öyle böyle olanlardan değil. Özel bir insan. Dünya gözüyle izlemek istediğim ilk insandır (Bob Dylan'la birlikte)
Daha fazla uzatıp şu anda Cohen dinlerken beynimdeki ve içimdekilerin büyüsünü bozmak istemiyorum...
Özel işte!

28 Mart 2010 Pazar

Neden Sanat

Seviyorum sanatı ama içten gelen sevgiyle. Yandalı da sanat tarihinde yapmak istiyorum. Nasıl desem, bugün aklıma gelen bişeyi paylaşarak söyleyebilirim önemini. Bikaç sene önce Ankara dönüşümde iyi hisetmediğimde üniversitede izlediğim bir öğrenci topluluğunun müzikalini izlerken herkes gülerken ben hem gözyaşlarımı tutamayıp, hem de o kadar samimi bi şekilde gülüyordum ki dünyada değildim. O yüzden derim hep; 'sanat dünyaya yaklaştırıyor, dünyadan uzaklaştırıyor. Müzik, sinema, tiyatro, resim... Mutlu kılıyor iste bir şarkı, bir şiir, bir tablo... Bununla birlikte ülkenin koşullarını en iyi şekilde değerlendirmek için elimden geleni yapıyorum. Ve benim kafamda sanata dair çok iyi fikirler var; ki gerçekleştirmek için elimden geleni yapacam. Umarım güzel sürprizlerim olur.

Çok düşünceli gördüm seni

Evet gereğinden fazla düşünüyorum; olayları, olguları. Dün gezide hocamın bunu söylemesi sonucu, ses tonumu değiştirerek 'iyiyim ben' diyebildim. Beynimde tüm hayvanlar toplanmış, hepsi konuşuyor sanki. işlek bir beyin bendeki, hiç boş durmuyor :)

26 Mart 2010 Cuma

Hoşgeldim

Yeni bir blok ve Cohen'in So Long Marianne'si dinlerken ismi bulunmuş...
Amacı belli olmayan ama benim için bir araç olan bir blok...
Hep yazılacak ve hep bir şey paylaşılabilecek bir blok...
Beni dinleyecek, bendeki 'ben'i paylaşacak bir blok...