Söylenecek çok şey var, ama kelimelerin tükenmesinden yana endişeliyim. Hatırladım, ondan hatıra diye bir şey istemiştim. Kafka'nın resminin basılı olduğu t-shirtün arkadaşı tarafından hediye edildiğini söylemişti. Ve sonra yatağının üzerinde duran günler öncesinden haşlanmış yumurtayı ve çakmağı vermişti. Hem de hatıra olarak. Yumurtayı saklamıştım. Bu çok aptalca gelecek ama bunu yapmıştım. Belki çok romantik anıma denk gelmişti belki de aptallığıma. Köln'den ayrılırken -gerçekten ona karşı tüm duygularımı yitirmişken- bavulumda ağırlık yapmasın diye tam da eşyalarımı toplarken birdenbire yere fırlatmıştım yumurtayı. Tüm kızgınlığımın patlaması gibiydi o an o sahne. O yumurtayla bitmemişti herşey. Çok öncesinden, aramızdaki saygının bitmesiyle ve aslında zamanın acıyı dindirmesiyle bitmişti. Peki çakmak? Hala evde. Hiç kullanmadım. Küçük bir hatıra olarak odamın bir kenarında duruyor.
Ve şimdi diyor ki,
Sana bir hediye vermek isterim onu hatırlamam için. Kibarlık mı yoksa geçmiş mi? Hiçbir şey istemiyorum. Benim kimseyi hatırlamaya ihtiyacım yok gibi. Çünkü elimde zaman gibi güçlü bir silahım var tüm anıları gerektiğinde yok edebilmek için. Birkaç şarkı ve birkaç haftaya ait anılar... Yeter belki de. İnanıyorum ki şu an daha çok anlam kazanan o çakmak benim onu ilerde hatırlamam için yeterli olacak. Yeterince somut.
6 Temmuz 2013 Cumartesi
3 Temmuz 2013 Çarşamba
Başka Bir Ülkede Bulunmak
Dil, din, kültür, yaşam tarzının farklı olduğu bir ülkeye gitmek ve kendini sokaklara bırakmak...
İngilizce bilmeyenlere yolumu sorduğumda vücut dilini kullanarak bir şeyler açıklamak ve sonra birbirinizin yüzüne bakarak gülümsemek...
Yazlık ayakkabılarınızı ve rahat kıyafetlerinizi giyerek caddelerde yürümek...
Fotoğraf çekmek, binaların tarihini merak etmek, sormak ve cevap almak ya da almamak...
Yeni kişiler hayatınıza eklemek, beraber gülmek, bilmediğin kültürleri gözlerini açarak dinlemek, onların hikayelerine, maceralarına tanık olmak ve ilerde görüşüleceğine dair söz almak...
Devasa güzellikteki mimariye kendini kaptırmak, gözlerine inanamamak...
Başka bir şehri terk etmeye karar vermek, bir şehre hayran olmak ya da bazen hiç aidiyetlik hissedememek...
Parklarda dolaşmak, sokak müzisyenlerini dinlemek, farklı tatları ve biraları denemek...
Hava alanlarında sabahlamak, yeri geldiğinde sohbetlerden hostellerde geç uyumak...
Tarihi aramak, ararken sorgulamak ve çıkmış olduğun keşif yolculuğunun tadını çıkarmak...
St. Petersburg hissettiğim en güzel duygularımın bir ifadesi gibi. Havanın beklediğimden çok sıcak olması, lüks mağazaların çokluğu karşısında Rusların bu hızlı dönüşüme bu kadar açık olması benim için şaşırtıcıydı. Bir şey çekiyor beni bu şehre. Bir aydan fazla zamanım var ayrılmak için, şimdiden ileride daha uzun süre kalmak üzere gelmeye dair söz veriyorum kendime. Geçen yaz Manhattan'daki gökdelenlerin arasında sıkışmışlığa karşın buradaki geniş caddeleri çok sevdim. Kanallarını, müzelerini, sokak sanatçılarını, ulaşımını, gökyüzünün saf maviliğini, geceleri aydınlığını, burada saatlerce yürümeyi, binaların kendine özgü özelliklerini, şirin cafelerini, kimsenin kimseyi umursamamasını ve de Raskolnikov ile Nevsky Prospekt'ini çok sevdim. Koskoca bir kültürü ve tarihi barındırdığı için hayran kaldım belki de...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)