28 Haziran 2010 Pazartesi

İnto the Wild


doğrusu, sen hakikaten iyisin.
yani, sen mesela...
şimdiye kadar yediğim herhangi
bir elmadan, yüz bin kez daha iyisin.
ben süpermen değilim,
ben süperberduş'um.
sen süperelma'sın.
çok lezzetlisin.
çok organiksin,
çok doğalsın.
sen en gözde elmamsın...


Dün gece andığım filmdi. İlk olarak geçen sene izlemiştim arkadaşlarımla ve sonra tek başıma izleyince ayrı bir etkilenmiştim. Üzerine çok şey yazılacak ve düşünülecek bir film ve hatta yaşam.

27 Haziran 2010 Pazar

Uzay Kampı

Uzay kampında başlayan ve aylarca süren maceram devam ediyor. O kadar güzel anılara sahip oldum ki; şuna inandırdım kendimi; bir psikolog gibi olabilirim. Yaramaz çocuklar dışında (ki son zamanlarda hep akıllılar denk geliyor benim takımıma) gayet güzel anılara sahip oldum; çoğuyla iletişimimiz iyi. Pınar abla-hocam-öğretmenim diye sesleniyorlar (Ben Pınar Abla'yı tercih ediyorum) Çocukları gözlemliyorum. Çok zeki yeni nesil. Hepsi kolej öğrencisi olduğu için bazen işin eğlencesine bakıyorlar; ama öğretmek için de çabalıyorum. Simülatörleri seviyorlar. Yemek sonrası Our Space'de (kantin) konuşma fırsatımız oluyor. Ayrıca yaz için gelen Amerikalı eğitimciler var. Onlarla muhabbet iyi; güleryüzlüyüz birbirimize. Temmuzda İzmir'deyim (kampta çalışmnak ve Almanca kursu için); ağustos belli değil ve sonra... Dün Polonyalı öğrencilerle takıldım kapmta, fransızlar ve ispanyollar da geldi, bugün de İsrailliler var. Salı günü Fransızlarla pratik yapacaz.
Güzel anıları paylaşmak umuduyla...

22 Haziran 2010 Salı

Tek bi kelime


'Ölüm' kelimesi yakasını bırakmıyor insanın; dün gece İlhan Selçuk'un ölümünü öğrendikten sonra düşündüm; 'bir yerlerde insanlar ölüyor' diye gecirdim içimden. Ki dün gündüzler geceden uzundu ve geceyi atlatıverdim bir şekilde. Bugün de cok güzel bir ses keşfettim ki hayatını kurcaladım; ömrü yollarda geçmiş ve genç yaşta (bu yılın ilk günü) ölmüş. Şimdi de onu dinliyorum. Lhasa de Sela! Huzur dolu ve içten bir ses. Tüm gece onu dinlemek istiyorum. Aklıma gelmişken Michael Jackson'ın da ölüm yıldönümü geliyor; bazen tarih hafızamın güçlülüğüne şaşıyorum.

18 Haziran 2010 Cuma

Sıcak

O kadar sıcak ki, kafa bi milyon şeklinde yürüyor insan. Hep uykusu varmış gibi üstelik. Sömestrda yurtta yalnız kalmıştım tercihimle, bol bol kitap okuyup takılmıştım ama şimdi, kampa gidiyorum ve yurtta kalmaya çelışıyorum ya internet (nam-ı değer facebook) ya da uyku. Sanırım yorgunluk da olabilir. Yaz için hala karar verebilmiş değilim ki bu hafta kararımı vermek zorundayım. Şimdi kütüphenedeyim; sessizlik!

11 Haziran 2010 Cuma

İlk yıl bitti

Sınav yok, okul yok ve eğitim hayatında bir yılı daha geride bırakmış bulunmaktayım; eğlenmek ve kafa dağitmak istiyorum ama gözlerim günün yorgunluğundan kapanmak üzere.

10 Haziran 2010 Perşembe

Benim hala umudum var

'Benim hala umudum var' demek düşüyor bana; 'hayırlısı' deyip öylece beklemekten daha makbul en azından...
Ne için mi umut var; notlar düşüyor sevgili blogger. Sosyal bir inek olan ben ilk dönem o kadar yoğunlukta sınıf ikincisi olurken; şimdiyse ilk onda olmak için bi umut taşıyorum (Almanya'da düşecek zaten tek tek notlar ki bak işte onda kesin umutsuzum); amaç burslu yüksek lisansta istenilen 3.5 ortalamasını yakalamak; onun dışında bölümden hiçbir beklentim yok ki ne formasyon (nedir, ne işe yarar bilmem), ne de felsefede yüksek lisans. Fransa'da antropolojide yüksek lisans, ABD'de doktora. Hedefler var. Sonum öğretmen olacaksa, hayır hayır düşünmesi bile kabus gibi geliyor. Felsefede alternatiflerin olmaması can sıkıcı artık üçüncü ve dördüncü sınıfta yine yine yine kasacaz ama dediğim gibi umudum var sistemden değil kendimden!

8 Haziran 2010 Salı

Civciv

Civcivlerin hayatı yenilebilenler ve yenilemeyenlerden olusurmuş. Bakınca bi üniversite gençliğine baya bi karşılaşıyorsunuz bunlarla. Hiç bir gayesi, yararı olmamakla birlikte sadece günü geçirme peşinde olan... Sonra ise işsizlikten vs. bahsediyorlar; sen beynine birşey ekmezsen, kendini geliştirmezsen ve sadece kendi çıkarını düşünürsen vahvah etmek zorunda kalırsın tabiki. İşte ben bu yüzden Jack London'ı hep takdir ediyorum; günde üç saatlik uykuyla hem çalışmış hem de okumuş; onun bi hikayesi kendi hikayesi olduğu için seviyorum belki de. On sekiz yaşımdan beri üniversitede olduğumdan ve yaklaşık iki yıldır da yurt hayatı yaşadığımdan karşılaşmak pek de olağandışı birşey değil. Onları öyle kabul etmek gerekiyor ve bana da susmak düşüyor ama içten içe kızıyorum da.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Un homme qui dort

Hiç bir ses olmasın; ne etütte sayfa sesi, ne koridorda ayak sesi. Uyku düzenim değişti. Geceyle antant kalınca beden; aileden uzakta kendi varoluşunda ayakta kalma çabasıyla daha bir anlamlı oluyor. Kirpikler daha az mücadele ediyor. Bünye dirençli, beyin işlek. Gözünü bir noktaya dayayıp düşünmek ve bazen nedensiz yere gözlerinin dolmasına kayıtsız kalmak. Otobüslerin, sınıfların, yaşanılan ortamın ve en önemlisi beyninin kalabalıklığı...
Gecenin güzelliği burda yatıyor; sessizliği özlememde!

4 Haziran 2010 Cuma

Kendini Anlatma Çabası

Kendini anlatma çabası, anlama uğraşından da beter! Bunu yapınca kendime daha sonra kızıyorum ama önüne de geçemiyorum ve bazen bu gereğinden fazlaca yoruyor insanı. Karşımdaki insan da bunu yapınca sıkılıyorum. Bırak kendini. Ah bi de kendime söz geçirebilsem..