29 Ağustos 2010 Pazar
with ♥ from Cologne
Geldim sonunda ve soğuk bir akşamda Köln'den yazıyorum. 2 gün biraz şehir merkezini, Köln Katedrali'ni gezecem. Ben burayı sevdim; soğuk ve insanları yardımsever görünüyor. Biliyorum şimdi Erasmus günlüğüne zaman ayıracağım için sana çok dar zamanlarda yazacam
28 Ağustos 2010 Cumartesi
Yolculuk
Sevgili Olric'im; ben şimdi Sabiha Gökçen Havaalanı'ndayım; 3 saat sonra yola çıkacağım. Vedalaşma korktuğum gibi olmadı; eğlence beni bekliyor dedim ama Adana havaalanında ablam arayınca birazcık gözyaşımı tutamadım; ama sonra taktım kulaklığı; hadi eyvallah deyip Adana'ya ki geldim buraya. Bakalım beni neler bekliyor. Gece gece tren beklemece, ve lütfen soğuk... Sonrası macera!
23 Ağustos 2010 Pazartesi
i♥Facebook
Şu sosyal medya denen olayın aslını çözebilmiş değilim; popüler kültürün bir parçası olarak yıllar öncesinden üye oldum. İlkokul-ortaokul arkadaşlarımı (ki çoğu yurtdışındaymış) bulmak süper keyif vericiydi. Sonra 100-200 derken 400 ü aşan arkadaş sayım, onlarca eklediğim video ve gereğinden fazlaca harcanan vakti göz önüne alınca epey işe yarıyor. Erasmus ve çoğu meselede az yardım aldığım da söylenemez (Youtube gibi uzun süre yasaklandığnda eksikliğini hissederim); ki msn-cep telefonu az kullanan biri olarak hiç kullanmamaya başladım ama bazen yoruyor; tabi ben kendi kendimi yoruyorum. Anlamadığım şeyse sükse yapma aracı olup olmadığı. Televizyon kanallarında X'in yerinde olmak isterken, kendi sayfamızda kendimizden bir X yaratıyoruz. Evet bunu biz yapıyoruz... Çoğu kişinin eğer gerçek aynasıysa; 'alt tarafı Facebook' demeli mi üye? Bilmem.
Ayrıca şu klasik yorumlar var ya 'cnm çok güzel çıkmışsıııııııın' hahaha. Ya da düğün fotolarını altındaki klasik tebrikler. Böylece bizim insanımızı tanıyoruz. Yorum gücünü görüyoruz. Hoş facebook bir kıstas olmamalı ama napayım işte sevdiğim gibi eleştirmeyi de seviyorum. (ki facebooku eleştirmiyorum!)
İşlevselliğinden haz aldığım feys'e dönmeliyim; ki annem-babam dışında hemen hemen herkes facebookta. Kim ne mi yapmış? Neyi kim mi yapmış? Britney ablamız kilo vermiş, Recep Tayyip amcamızın komik videoları eklenmiş :) Safsatalarım işte...
Ayrıca şu klasik yorumlar var ya 'cnm çok güzel çıkmışsıııııııın' hahaha. Ya da düğün fotolarını altındaki klasik tebrikler. Böylece bizim insanımızı tanıyoruz. Yorum gücünü görüyoruz. Hoş facebook bir kıstas olmamalı ama napayım işte sevdiğim gibi eleştirmeyi de seviyorum. (ki facebooku eleştirmiyorum!)
İşlevselliğinden haz aldığım feys'e dönmeliyim; ki annem-babam dışında hemen hemen herkes facebookta. Kim ne mi yapmış? Neyi kim mi yapmış? Britney ablamız kilo vermiş, Recep Tayyip amcamızın komik videoları eklenmiş :) Safsatalarım işte...
22 Ağustos 2010 Pazar
Maldoror'un Şarkıları
En sevdiğim kitap; yıllardır yerini kimseye kaptırmadı; arada sırada Küçük Prens ile yanyana durdu çantamda. Ama onun yeri ayrıydı; başucu kitabım oldu hep. Aylarca etkisinden kurtulamadım; hatta 6 bölümden oluşan bu kitabın 7. bölümü yani 7. şarkısını ben yazmaya karar verdim ve epeyce karaladım; sürrealizmle ilgilendim. Arasıra Isidore Ducasse'ı andım; daldım gittim; sustum ve gülümsedim. Fransızca öğrenmeye karar verdim çevirisi için, kursa da gittim. Ulaşmam güç olmuştu kitaba ilk başlarda ama ulaşınca satırları ezberledim. Kitabı barındıran okyanus kelimesi oldum kimi zaman da Maldoror'la okyanusun dibinde dalıp giden biri. Elend'in Solitude şarkısıyla kaç gecemi geçirdim onunla uzun zaman önce.Uzun süre oldu elime alıp sayfaları kurcalamayalı; açıkçası benim için değerli şarkıları yanımda götürüp götürmemekte de tereddüt ediyorum.
21 Ağustos 2010 Cumartesi
Uçtu uçtu
O kadar sıcak ki; aklımı tutamadım kafatasımdan uçtu uçtu :)
Üşümek, iliklerime kadar donmak, kardan adam yapmak (hatta kardan kadın olmak), atkı-bere kullanmak istiyorum. Karda kaymadan, kardan adam yapmadan büyüyen çocuk olmak... Gelecek hafta için sabırsızlanıyorum. Karmakarışık planlar var; bu hafta hazırlanması gereken çantalar. İnsanı tembelleştiren sıcağa rağmen.
Bu arada 13 kasımda Scorpions'un Köln'de konseri var ki; son turneleriymiş; o klasik ve eşsiz şarkılarında kendimden geçmek eylemi de var planlarda.
Üşümek, iliklerime kadar donmak, kardan adam yapmak (hatta kardan kadın olmak), atkı-bere kullanmak istiyorum. Karda kaymadan, kardan adam yapmadan büyüyen çocuk olmak... Gelecek hafta için sabırsızlanıyorum. Karmakarışık planlar var; bu hafta hazırlanması gereken çantalar. İnsanı tembelleştiren sıcağa rağmen.
Bu arada 13 kasımda Scorpions'un Köln'de konseri var ki; son turneleriymiş; o klasik ve eşsiz şarkılarında kendimden geçmek eylemi de var planlarda.
20 Ağustos 2010 Cuma
Kıskandığım tek kadındır Marianne!
MarianneKıskandığım tek kadındır Marianne
Yüzünü görmem, mizacını bilmem;
Duymam, hissetmem.
Körüklü bir duygu bendeki sadece.
Oysa ben yine de derim ki;
Görmeksizin, bilmeksizin
Kıskanmaya değer özel bir kadın Marianne.
İmrenmeye değer.
-
Adı Marianne Ihlen. O zamanki adı Marianne Jensen. Kocası Norveçli yazar Axel Jensen’den alıyor adını. Axel ve Marianne 1950’lerin sonunda bir şekilde Yunanistan’a gidiyorlar.Yer Hydra adası. Burası o zaman sanatçıların takılmaya geldiği, öğlen bir, akşam bir saat elektriği olan, insanların gece gaz lambasının aydınlattığı mekanlarda yiyip içip sohbet ettiği, şiirler yazıp şarkılar bestelediği bir ortam.Ama bu sanatçı takımı öyle ekmek elden su gölden de yaşamıyor.Mesela Marianne’in anlattığına göre sadece birer temiz tişörtleri ve basit yemekler yiyecek kadar paraları var. Ama çok mutlular.Axel ile evleniyorlar. Yıl 1958. Bir de çocukları oluyor.Ancak işler pek de harika gitmiyor. Axel yayıncısıyla görüşmek için Norveç’e gidip gelmelere başlıyor.Ve ortaya çıkıyor ki meğer sadece yayıncısını görmüyormuş Axel.O noktada Marianne adada kendi gibi sarışın çocuğuyla yaşayan, herkesin hikayesini kulaktan kulağa anlattığı bir efsane oluyor. Yunan adasındaki Norveçli kadın.23 yaşında o sırada.Adaya gelen Leonard Cohen’in ilgisini çekmesi de uzun sürmüyor tabii.Marianne onu ilk gördüğü anı dün gibi hatırlıyor:“Bakkaldan süt alıyordum. Kapıda biri belirdi. Kolları sıvanmış bir gömlek ve beyaz spor ayakkabıları giymişti. Güneş arkasından geldiği için yüzünü göremiyordum. Bana ‘Dışarı gelip bizimle oturmak istemez misin?’ dedi. Etkilenmiştim…”Marianne ile Leonard Cohen önce dost oluyorlar. Bir süre sonra da sevgili.Adada harika günler geçirdikten sonra Norveç’e dönmek isteyen Marianne’i Cohen götürüyor arabayla. Ve Montreal’e döndükten sonra dayanamayıp arıyor. “Burada bir evim var, şimdi tek ihtiyacım hayatımın kadını ve oğlu.”Marianne çantaya iki tişört bir gömlek atıyor, çocuğunu da alıp gidiyor.Gidiş o gidiş…Hikayenin nasıl sonlandığı bu noktada hiç mühim değil.Axel’in Cohen’le iyi dost olduğunu, 70’lerde Hintli bir kadına aşık olup evlendiğini ve 2003’te ölene kadar onunla mutlu bir şekilde evli kaldığını söyleyeyim.Cohen malum.Marianne 2005’e kadar ortalıkta görünmedi, kimseye konuşmadı. Norveçli televizyoncu Kari Hesthamar ’a verdiği röportajda anlattıkları bunlar.Ve ne oldu biliyor musunuz?İki hafta önce, 16 Temmuz’da Norveç’in Langesund kentinde Cohen sahneye çıktığında seyirciler arasında tanıdık birini gördü. 75 yaşında sarışın bir kadın, iki torunuyla birlikte yüzünde gülücüklerle kalabalığın arasındaydı.“İlişkimiz biteli yıllar oldu. 30 yıldır biriyle evliyim ve çok mutluyum. Ama onun her zaman beni sevdiğini, koruduğunu bilirim” diyor Marianne.
19 Ağustos 2010 Perşembe
İnsan Olmak
İnsan olmak...
Nedir bu iki sözcüğün büyüsü? Sadece bir isim ve fiilden oluşan bir başlık mı benim yazım için?
Üzerinde çok fazla kafa patlatılacak, zaman harcanacak birşey. Gazete sayfalarını çevirip, televizyon kumandasında kanalları değiştirmekle geçiştirilecek herhangi bir durum karşısında hayıflanmak mı? Birşeyler yapmak mı? Nazım'ın dediği gibi hür bir ağaç dikerken meyvasını paylaşmak mı? Paylaştıktan sonra hesap sormamak mı? Savaşmamak mı? Bencilleşmemek mi?
Üzülüyorum ama gazete okurken dehşete düşmekten, insanlığın bu kadar (ki bile bile) bayağılaşmasından. Bu acaba bizim ülkeye özgü mü diye geçirirken içimden, duyarsızlığın canımı acıttığını fark ediyorum. Nerde hata yapıyoruz? Durmadan ürerken beynimizi kısırlaştırmamız mı tüm bu nedenler? İnsanoğlunun doğası mı? Canımızı acıtan kelimelere anlam yüklerken bir köşede öylece izlemek mi tüm olanları?
Benim umudum yok sevgili dostum, sevgili blogger. İnsanlıktan, gelecekten, bu ülkeden...
Nedir bu iki sözcüğün büyüsü? Sadece bir isim ve fiilden oluşan bir başlık mı benim yazım için?
Üzerinde çok fazla kafa patlatılacak, zaman harcanacak birşey. Gazete sayfalarını çevirip, televizyon kumandasında kanalları değiştirmekle geçiştirilecek herhangi bir durum karşısında hayıflanmak mı? Birşeyler yapmak mı? Nazım'ın dediği gibi hür bir ağaç dikerken meyvasını paylaşmak mı? Paylaştıktan sonra hesap sormamak mı? Savaşmamak mı? Bencilleşmemek mi?
Üzülüyorum ama gazete okurken dehşete düşmekten, insanlığın bu kadar (ki bile bile) bayağılaşmasından. Bu acaba bizim ülkeye özgü mü diye geçirirken içimden, duyarsızlığın canımı acıttığını fark ediyorum. Nerde hata yapıyoruz? Durmadan ürerken beynimizi kısırlaştırmamız mı tüm bu nedenler? İnsanoğlunun doğası mı? Canımızı acıtan kelimelere anlam yüklerken bir köşede öylece izlemek mi tüm olanları?
Benim umudum yok sevgili dostum, sevgili blogger. İnsanlıktan, gelecekten, bu ülkeden...
16 Ağustos 2010 Pazartesi
Hikayeler
Geçen ay ziyaret ettiğimiz Bilgi Kuramı dersine giren Erhan Hocam bir tavsiyede bulundu; '70 yaşına da gelseniz hikayeleriniz ve fikirleriniz olsun' demişti; bazen öylece geçen günler için üzülsem de hikayeler uydurmaya çalışacam bundan böyle; belki masallar... Gerçek olamayacak kadar saf ve belki 21. yüzyıl insanına ahmakça gelecek cümleler üretecem beynimde. Hayal gücümü sürrealizm için çalıştırıyordum bir zamanlar Maldoror'un 7. şarkısını yazmaya çalışırken. Komik olsun, gerçekçi olmasın, düş olsun ama düşünce olsun benim bir hikayem olmasa da hikayelerim olsun. Çocuklarım olmasa da 70 yaşına geldiğimde anlatabileceğim şeyler olsun.
Teşekkürler Hocam;
Kimsenin ağzından duyamayacağım cümleyi paylaştığınız için...
Teşekkürler Pınar;
Kimsenim kulağını almak istemeyeceği şeyleri hissedebildiğin için...
Teşekkürler Hocam;
Kimsenin ağzından duyamayacağım cümleyi paylaştığınız için...
Teşekkürler Pınar;
Kimsenim kulağını almak istemeyeceği şeyleri hissedebildiğin için...
15 Ağustos 2010 Pazar
Sıcak
Nasıl bir sıcaktır; aklı almıyor insanın. Adana'dayken Sibirya hayalleri kurmak gibi birşey bu. Sıcak ve güneşi bol bir şehirde doğup büyümek üstelik yine sıcak ve güneşli gün sayısı çok olan bir şehirde okumak... Benim hayatımın bir dönemi (hayatımı dönemlere ayırıyormuş gibi oldu) kesinlikle Alaska ve İskandinav ülkelerinin sessiz-sakin ve soğuk bir kasabasında geçecek. Bere-atkı kullanmayı özlüyorum. Ben bu duyguları kışın da besliyorum ya.
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Belki bir gün
Belki bir sonbahar gününde Neuschwanstein Şatosu'nun etrafında oturup o mükemmel manzaraya dalıp giderim ve belki bir gün Büyük Kanyon'da o güzelim doğa harikasında kendimi kaybedebilirim.
12 Ağustos 2010 Perşembe
İhsan Oktay Anar
Sevgili Hocam İhsan Oktay Anar... Onunla ilgili yazmak isterken nerden ve nasıl başlayabilirim hiç bilmiyorum; sanırım parmalarım kendi kendini yönlendirir diye düşünüyorum.
Ama ilk aklıma gelen kelime 'farklı' oluşu. Sıradan bir farklılık değil ama. Birinci sınıfta dersime girmemişti ki; Ege Üniversitesi'ni kazandığıma sevinmemin ilk ve en önemli nedeni oydu. Sosyoloji-birinci sınıflardaki 'felsefeye giriş' derini takip ederdim; odasında pek bulunmaz (haftanın belirli günleri okulda olur) Ben ders aralarında bahçede yakalar; edebiyatla ilgili konuşmaya tutardım ya da koridorda hal hatır sorardım. Hiçbir popüler hatta olmayan programa katılmaz, rektörden gelen yemek tekliflerini reddeder, kendi kitaplarıyla ilgili konuşmaktan hoşlanmazmış. Uzun boylu ve aşırı bir içtenlikle kibar biridir. Ben hızlı konuşur, o ise beni duymaz bir cümleyle cevap verirdi ama hep düşünürdü. Kelimeleri seçmek için olduğunu düşünürdüm ben de. Ama hayran kaldığım her daim dolu olan gözleriydi. Mütevaziliği ve gözlerindeki içtenlik pek az insandadır ki bunu da içtenlikle yapan da epey azdır. Kendisini görünce susar edebiyatın hassalığının yarım asırlık insanın dahi ruhuna nasıl dokunabileceğini hissederdim. İhsan Hocam'ın Yunanca dersinden pek kişi geçemez olduğundan bazı kişilerin kötü kalpli ve manasız eleştirilerine hedef olmuştu; yürüyüşünün yavaş olduğunu kafaya takan zavallı felsefecikler üretiyordu bizim bölüm. O kadar kızardım ki farklılığından edebiyatçı oluşunda her gördüğümde gözlerim dolardı. Hatta ilk dersine girdiğimde derste ağlamıştım nedensizce. (Sakın eleştirme beni blogger etkilenmiştim tavırlarından) Bölümün 'Düş ve Düşünce' adlı edebiyat dergisinde şiirimin yayımlandığını söyleyince tebrik etmişti ve Erasmus meselesinde de her gördüğünde 'Siz halla gitmediniz mi' diye sorardı. Hatta Almanya'dan kaliteli bir çikolata getireceğime dair söz verdim ki asla unutmam. Şimdi ikinci sınıfta Ege Üniversitesi'nde olamadığım için üzüleceğim tek nokta İhsan Hoca'dan Eski Yunanca dersini alamamak; kalmayı bile göze alarak söylüyorum bunu. Emekli olacağını ama Yunanca dersini vereceğine dair haberler duydum ki doğruluğunu İhsan Hoca'ya sordum teyit etti. Ha neden bu kadar yazdım hocamla illgili; gitmeden önce Suskunlar'ı okumaya başladım. 'Puslu Kıtalar Atlası'ndaki alamını bilmediğim kelimelerden korkmuş ve ilk okuyuşumda yarım bırakmış, ikincisini iki gün sürmeden bitirmiştim sömestr tatilinde. Suskunlar'ı okurken aklımdan geçti de; keşke İhsan Hocam bahçede otursa ve ben onu rahatsız etmeye gitsem; ben konuşsam, o dinlese; ben anlatsam o dinlese. Neler vermezdim ki...
Ama ilk aklıma gelen kelime 'farklı' oluşu. Sıradan bir farklılık değil ama. Birinci sınıfta dersime girmemişti ki; Ege Üniversitesi'ni kazandığıma sevinmemin ilk ve en önemli nedeni oydu. Sosyoloji-birinci sınıflardaki 'felsefeye giriş' derini takip ederdim; odasında pek bulunmaz (haftanın belirli günleri okulda olur) Ben ders aralarında bahçede yakalar; edebiyatla ilgili konuşmaya tutardım ya da koridorda hal hatır sorardım. Hiçbir popüler hatta olmayan programa katılmaz, rektörden gelen yemek tekliflerini reddeder, kendi kitaplarıyla ilgili konuşmaktan hoşlanmazmış. Uzun boylu ve aşırı bir içtenlikle kibar biridir. Ben hızlı konuşur, o ise beni duymaz bir cümleyle cevap verirdi ama hep düşünürdü. Kelimeleri seçmek için olduğunu düşünürdüm ben de. Ama hayran kaldığım her daim dolu olan gözleriydi. Mütevaziliği ve gözlerindeki içtenlik pek az insandadır ki bunu da içtenlikle yapan da epey azdır. Kendisini görünce susar edebiyatın hassalığının yarım asırlık insanın dahi ruhuna nasıl dokunabileceğini hissederdim. İhsan Hocam'ın Yunanca dersinden pek kişi geçemez olduğundan bazı kişilerin kötü kalpli ve manasız eleştirilerine hedef olmuştu; yürüyüşünün yavaş olduğunu kafaya takan zavallı felsefecikler üretiyordu bizim bölüm. O kadar kızardım ki farklılığından edebiyatçı oluşunda her gördüğümde gözlerim dolardı. Hatta ilk dersine girdiğimde derste ağlamıştım nedensizce. (Sakın eleştirme beni blogger etkilenmiştim tavırlarından) Bölümün 'Düş ve Düşünce' adlı edebiyat dergisinde şiirimin yayımlandığını söyleyince tebrik etmişti ve Erasmus meselesinde de her gördüğünde 'Siz halla gitmediniz mi' diye sorardı. Hatta Almanya'dan kaliteli bir çikolata getireceğime dair söz verdim ki asla unutmam. Şimdi ikinci sınıfta Ege Üniversitesi'nde olamadığım için üzüleceğim tek nokta İhsan Hoca'dan Eski Yunanca dersini alamamak; kalmayı bile göze alarak söylüyorum bunu. Emekli olacağını ama Yunanca dersini vereceğine dair haberler duydum ki doğruluğunu İhsan Hoca'ya sordum teyit etti. Ha neden bu kadar yazdım hocamla illgili; gitmeden önce Suskunlar'ı okumaya başladım. 'Puslu Kıtalar Atlası'ndaki alamını bilmediğim kelimelerden korkmuş ve ilk okuyuşumda yarım bırakmış, ikincisini iki gün sürmeden bitirmiştim sömestr tatilinde. Suskunlar'ı okurken aklımdan geçti de; keşke İhsan Hocam bahçede otursa ve ben onu rahatsız etmeye gitsem; ben konuşsam, o dinlese; ben anlatsam o dinlese. Neler vermezdim ki...
11 Ağustos 2010 Çarşamba
Adana
Yürüdüm bu şehrin sokaklarında sabah ama kendimi ait hissetmeden; doğup büyünülen bir şehre saygıdan ileri gitmiyor düşüncelerim. 'Adana merkez-susar herkes' gibi bu şehrin üzerindeki kaba örtüyü kaldırmaya çalışsanda gözün İzmir'i arıyor. Aile-arkadaş-ev üçgeninde pek birşey anlatmıyor; sorularıma yanıt vermiyor. Sıcaklığıyla (insanların çoğunu samimi sıcakkanlılığına diyecek birşey yok), ruhsuzluğuyla yanaşamıyorum. Sanırım ben bu şehrin (ve hatta İzmir'in) palmiyelerini seviyorum.
8 Ağustos 2010 Pazar
Yol
Sevgili dostum; yarın sabah evimde olacağım ama Adana'nın o sıcaklarını gözüm hiç kesmiyor. İnternet-vedalaşmalarla geçince 20 gün sonra ablan, kardeşin, herbişeyin, hiçbişeyin uçacak uzaklara.
7 Ağustos 2010 Cumartesi
Değer
Çok değil, yakın zamanlarda insanlara gereğinden fazlaca değer vermemem gerektiğini öğrendim ve eve dönünce bu durumla ilgili kararlar almak istiyorum!
4 Ağustos 2010 Çarşamba
Dördüncü bloğum da yolda
Seni aldatacağımı sakın düşünme sevgili bloğum; bu hafta Erasmus ve Interrail maceralarını yazabileceğim yeni bir blog açacağım. Sen Pınar'ın Oldric'i, yolda olan da Pınar'ın maceraları. Anlaştık?
3 Ağustos 2010 Salı
dım dım dım dım
Güzel yaz akşamlarıyla rüzgarlar olsun, güzel müzikler ve güzel muhabbetlerle güzel dostluklar da.
Az politika olsun, bol edebiyatla dolsun.
Az politika olsun, bol edebiyatla dolsun.
2 Ağustos 2010 Pazartesi
sürprizlere açık ol
geliştir/seç/katıl/devam et!
dili geliştir
arkadaşlarını seç
partilere katıl
derslere devam et
sonrası sürprizler...
dili geliştir
arkadaşlarını seç
partilere katıl
derslere devam et
sonrası sürprizler...
1 Ağustos 2010 Pazar
Biraz Kinyas Biraz Kayra Biraz da Arkadaşım
Yazmak istediğim diğer şeye gelince; pazartesi öğle saatlerinde kütüphanedeydim; yaklaşık iki sene önce okuduğum Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’yla birlikte bikaç kitap alıp k.hanenin ikinci katının girişinde oturuyordum; elim kitaba gidip gidip geldi, arkasını okuyor, sayfalara tekrar tekrar bakıyor, yeniden okuyup okumamama arasında gidip geliyordum. Üniversiteyi kazandığımda ve yeni bir şehre geldiğimde ki kendimi yenileme döneminde okuduğum kitaptı; bitmesin diye kıymıyordum okumaya diyebilirim. Uzun bi süre etkisinden çıkamadım. ÖSS’ye hazırlık dönemindeki Kayralıktan üniversitede başarılı bir sosyal öğrenciliğimdeki Kinyas dönemime benzetiyorum bu kitabı. Çok yakın bir arkadaşımı hatta dostumu etkilemiş ve bir barda müzik arasında o arkadaşımın ve ekşi sözlüğün tavsiyesiyle okumuştum da diyebilirim tam anlamıyla. O arkadaşım (Emine) benim Kayra’mdı, bense onun Kinyas’ı. Her görüştüğümüzde Hakan Günday’ı anarız hatta. İşte kütüphanede gelgitlerimle cebelleşirken (okursam etkisiyle nasıl baş edecem az kalmışken gitmeme) O sırada önümden geçen kişiyi görünce ayağa kalkıp konuşmaya başladım. Bana o günün en güzel haberinden ikisini verdi. ÖSS’de sözelde ilk 500’e girmiş ve büyük ihtimalle Mimar Sinan Üniversitesi’ne yerleşecekmiş. Onun adına o kadar sevindim ki. İbrahim’i anlatmak istiyorum sana. İbrahim’i geçen kıştan beri her etkinlikte görüyordum (Ahmet İnam ve Beno Kuryel’in sempozyumu, kısa film festivali, edebiyat günleri vs.) Genellikle en arkalarda tek başına oturur, koyu renk giyer, salondan sessizce çıkar. Hiç arkadaşıyla görmedim. Uzun boylu, kendi halinde bir tip. Okuldaki hiçbir etkinliği kaçırmayan biri olarak her defasında ilgimi çekiyor; tanışmaktan çok tanımayı istiyordum. Ege’nin tiyatro günlerinde arkadaşımla gittiğimde salon dolarken hemen atlayıverip onun önüne oturdum ve arada ilk adımı atarak tanıştım. Edebiyat öğrencisi olduğundan okulu bırakacağından ve sınava hazırlandığından bahsetmişti. Daha sonraki etkinliklerde görüşüp konuşuyorduk. Az soru sorar, kibarca da soruları yanıtlardı. Onunla kısacık sohbetlerimizde keyif alırdım açıkçası. Geçen hafta onunla ayakta konuşurken o kadar mutlu olduğunu gördüm ki; Kinyas ve Kayra’daki gel-gitimi anlatınca iki defa okuduğunu söyledi. (Bu kitabı okuyanlara ayrı bi sempatim var.) Kalabalıktan hoşlanmadığını, İstanbul’da kamera edinip filmlerine yoğunlaşıp vaktini bunun için harcayacağını anlattı. Ben de önerilerde bulundum; mailini de aldım ki şiirlerimi, yazılarımı göndereceğim). Kısa ama öz bir sohbetti. İbrahim’in ne Kinyas ne de Kayra olduğunu bilecek kadar samimiyim ama onun çok güzel şeyler başaracağı kanısındayım ve buna inanıyorum. Son aylarda ve hatta yıllarda diyebileceğim karşılaştığım insanlardan ki yaşına göre fazlasıyla farklı. Tek başına görürüm; oysa kendiyledir. Sessiz görürüm; oysa diyecekleri vardır. Koyu renk giyinir; oysa amaçları rengarenktir…
Kitaba gelince aldım mı tekrar okumak için; hazır olmadığımı fark ettim…
Kitaba gelince aldım mı tekrar okumak için; hazır olmadığımı fark ettim…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)