11 Aralık 2013 Çarşamba

B. Cantat ve P. Humbert

Yıllar önce Fransızca'ya başladığım sıralar Nori Desir dinlerdim (Ha bir de rock konusunda Louise Attacque vardı hayatımda). Des Armes playlistimde çalar dururdu. Geçen ay Paris'te metroda billboardlarda gördüğümde Bertrand Cantat'ın müziğe geri dönmesine çok sevindim. Son dönem Fransız müziğinde özgün bir isim olduğunu düşünüyorum. İlginç de bir hayatı var. Öldüresiye dövdüğü dünyalar güzeli oyuncu bir sevgilisi,intihar eden karısı, hapis yılları...
Müzik insanı yaşamındaki en sihirli şeydir, arzu gibi...

6. şarkı uçurucu.


https://play.spotify.com/album/5NAlRXuJEAqDjuYlzuGewb

10 Aralık 2013 Salı

Bir Cohen Gecesinde Lorca

"Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi
birçok kere yitirdim denizde kendimi
gidiyorum aramaya, suyu bilmeden
beni çürütecek, ışık yüklü ölümleri."

Federico Garcia Lorca.

19 Kasım 2013 Salı

Bir Agaca Asik Olmak

Ben yine savsaklıyorum yazmayı. Belki çekincem elime kağıt kalem almaktan ya da düşüncelerimi bilgisayar tuşları karşısında samimiyetsizliğe dönüştürmekten kaynaklı. Ama şu an bunu gerçekleştirme gücünü gösterebiliyorum.
Bugün güneşli ve güzel bir günde yaşadığım şirin kasabanın yollarında yürürken bir ağaca aşık olma fikri geldi. Hayır gülmeyin; bu kişinin doğaya, evrene, duyduğu özel ilgiyle ilişkili. Çalıştığım yerde olsun, evimde olsun bazen bir ağaca bakarak mevsimlerin analizini yapmaya çalışıyorum. Evet, şu an anlayacağınız üzere sonbahar ve her yer kahverengi. Ve bir ağaç öylece karşınızda masumca duruyor. Gökyüzü ana kucaklarını açmış ve sana tüm güzelliklerini sunuyor. Mavilik, yeşillik, düşen ya da uçuşan yapraklar... Daha ne istenebilir? Biri hayallerimi sorsa kesinlikle Sahra Çölü'nde oturup, kendimi çölün kahverengiliğine ve gökyüzünün maviliğine bırakmak. Sadece iki renk ve önümdeki sonsuz görüntü.
İşte bir ağaca aşık olma fikri de bu. Sessizlik, değişkenlik, güzellik...
İnanç ve Tanrı kavramları yaşamımda önemini yitirdiği için doğanın kendisine çok şey atfediyorum belki de. Gökyüzü bir Tanrı olabilir, bir ağaç ise bir peygamber.
Evet, ben bir ağaca inanıyorum hem de tüm güzelliğine ve tüm masumluğuna. Ve bundan kocaman bir aşk doğuruyorum.
 
(18 Kasim 2013)

9 Kasım 2013 Cumartesi

Bir Kiziniz Olursa Eger (Eksi Sozluk´ten)

"Asla ve asla toplumda kendisini geride hissetmemesini telkin ederdim.  herhangi bir ırka, herhangi bir cemaate, bir siyasi görüşe ya da herhangi bir topluluğa ait olarak yaşamaması gerektiğini söyler; ondan yalnızca özgür bir dünya vatandaşı gibi davranmasını isterdim.  içinde yaşadığı toplumda tamamen kendi düşünceleriyle ve yalnızca kendisi olarak var olması gerektiğini öğütlerdim.  cinselliği gözünde asla büyütmemesini, seksin yalnızca hoşlanılan kişiyle bir iletişim ve bütünleşim şekli olduğunu söylerdim. bu konuda ona yapacağım tek baskı -eğer yönelimi karşı cinse olacaksa- zamanı geldiğinde mutlaka korunmaları gerektiği yönünde olurdu.  toplumda kadınları ezmek için kullanılan kaşar, motor, orospu gibi hakaretleri ve yaftalamaları asla umursamamasını söyler; hatta yeri geldiğinde bunları kabullenip ters psikoloji olarak kullanmasını öğütlerdim.  özgüveni yüksek ve güçlü bir karakter olarak yetişmesini sağlar, büyüdüğünde kendi kız arkadaşlarını da etkileyebilecek biri olmasını sağlardım.  dini inançlara, astroloji gibi hurafelere itibar etmemesini tavsiye ederdim. bu konuları arzu ederse istediği gibi araştırabileceğini ve zamanla kendi doğrularını bulabileceğini söyler; fakat insanlığı ileriye taşımanın asıl yolunun çağdaşlıktan ve bilimsel düşünceden sapmamaktan geçtiğini de ona anlatırdım.  ona empatiyi aşılardım. kendisi gibi düşünmeyenlere, kendisi gibi giyinmeyenlere, kendisi gibi yaşamayanlara saygı göstermesi gerektiğini her zaman telkin eder; bizi insanların gözünde gerçekten saygıdeğer kılacak olan şeyin farklılıklara gösterdiğimiz saygıdan ibaret olacağını hatırlatırdım.  hata yapmaktan asla korkmamasını öğütler, insanın ancak hatalarından ders alarak güçlenebileceğini anlatırdım. bir seçim yapacağı zaman düşünmeden hareket etmemesini söyler, karar verdikten sonra da asla seçimlerinden dolayı pişmanlık duymamasını isterdim.  okuyacağı okulların onun aklını gerici düşüncelerle zehirlemeyecek okullar olmamasına dikkat eder, kendisini geriye çekmeyecek arkadaşlıklar kazanabileceği ortamlarda yetişmesini sağlardım.  çevresini ve içinde yaşadığı evreni anlamaya çalışmasına yardımcı olur, onun meraklı biri olarak yetişmesini sağlardım.  üniversite çağı geldiğinde avrupa’da okumak isterse ona bir interrail bileti alır, okumak isteyebileceği şehirleri tek tek gezmesini, oralardaki üniversiteleri ziyaret etmesini, profesörlerle görüşmesini ve okuyacağı üniversiteyi seçmesini söylerdim. dönüp tercihini yaptıktan sonra onu seçtiği üniversitede okuturdum. tercihi amerika’dan yana olursa ona yine aynı desteği verirdim.  ufak yaşlardan itibaren bir müzik aletini çalmayı öğrenmesi için gayret eder, önemli dünya dillerini öğrenmesini sağlardım. dünyanın çeşitli yerlerini gezdirip farklı kültürlerle küçük yaşta tanışmasını sağlardım.  çocukluğu ve gençliği boyunca tanıdığım önemli insanlarla mutlaka onu tek tek tanıştırır, onları dinlemesini ve izlemesini sağlar, hepsinden bir şeyler öğrenmesine çabalardım.  iyi bir sinema ve tiyatro kültürü kazanmasını sağlar; iyi müzik dinlemeye ve düzenli olarak kitap okumaya teşvik ederdim.  filmlerden, kitaplardan ve şarkılardan ona pompalanan abartılı aşk anlayışını gerçek dünyadan beklememesini öğütler; güvenilmemesi gereken insanların yanlış yönlerini görmeyip onlara gözü kör olacak kadar bağlanmaması gerektiğini söylerdim. kadınlarla olan eski ilişkilerimi ve gençliğimin ne kadar hareketli geçtiğini ona anlatır ve sevilmek konusunda gerçekçi beklentiler içinde olması gerektiğini tavsiye ederdim. olur da sevilmeyi ve değer görmeyi hak eden birisi karşısına çıkarsa onun kalbini asla kırmaması gerektiğini söylerdim.  babası gibi, günü gününe olmasa da düzenli bir şekilde günlük tutmasını tavsiye ederdim.  uçlarda yaşamanın toplumun ona öngördüğü biçimde yaşamaktan çok daha iyi olduğunu anlatır, fakat çevresiyle tamamen uyumsuz ve insanlardan izole bir hayat yaşamaması gerektiğini de eklerdim.  her zaman yanında olduğumu her zaman hissettir, ama ben yanında olmasam da kendisini aynı şekilde güçlü hissedebileceği şekilde yetiştirirdim.  hobilerinin olması konusunda onu motive eder, yapmak istediği şeylerde onu desteklerdim. ne yapmak isterse istesin her zaman arkasında olacağımı ona mutlaka hissettirirdim.  ona asla çok sert davranmaz ve asla şiddet uygulamazdım. onu olması gerektiği kadar disiplinli bir şekilde yetiştirir, ceza yerine doğru şeyler yaptığı zaman ödüllendirmeyi deneyerek yetiştirmeye gayret ederdim. gerektiği yerde bu konuda yetkin kişilerden mutlaka destek alırdım.  bütün bunları yaptıktan sonra ne şekilde yaşamak isterse istesin arkasında olacağımı ona hissettirir ve istediği biçimde yaşayabilmesi için ona güvence verirdim.  hepsinden daha önemlisi, onu sevgiyle yetiştirirdim."

29 Ekim 2013 Salı

Ve Lou Reed ölür.

Doğdum ve Lou Reed oldu. Evet, bu bir perfect day değil!   Biraz erken ama mutlu yaşlar Pınar'ım! İçimde tarif edilemez bir şey var; hiçbir heyecan yok ve galiba yaşlanıyorum. Ama nasıl desem; Elise burada ve çok çok mutluyum. 2 yıldan fazla bir süre en yakın dostunuzu görmezseniz ne yapardınız? Biriktirip bazı şeyleri içinizde yolunuza devam etmeye çalışırdınız. Ve o şimdi birkaç metre uzağımda. Ve O'na gelince; birbirimizi ikimizinde kedi olduğu bir diğer yaşamda göreceğimizi söyledi. Duygularım allak bullak. Ne kaldı geriye söylenecek kedi olmayı dilemekten başka?  Hiçbir dilek yok ve bu bir ilk. Sadece insanların ve anıların yaşamımdan gelip geçmesine yer var; buna müsaade etmeye.  Bol şaraplı ve güzel insanlar-anılarla dolu güzel bir yaş! Bolca film, şarkı, şiir, şehir dolu... Yaşam dolu; umut ve düş dolu...  İyi ki doğdum ve iyi ki hayatımda Velvet Underground vardı!

23 Ekim 2013 Çarşamba

Yasemin Mori

 ''özgür bırak. sınırsız kal. çık içinden. kes saçmalamayı! aç! aç kendini! hisset, yüreğini hisset! sen, sen, sen bensin ben senim, sensiz durmaz bu yol!   güçlen! onlar gibi, onlar ki şeytan! sen ki biir, sen ki bir güzel çiçek, bir ağacın dalı, bir ağaca toprak gerek! bir ağaca aşk gerek! toprak gerek! aşşşk gerek! sevgi gerek! sen de büyü, büyü. artık omuzumda yükü tüm dünyanın. dayanabilir misin buna? olabilir misin gerçek? bana seni gerek! dünyaya seni gerek! silahsız, çırılçıplak, karşında çınlıyor, yanıyor,hayallerimiz başlıyor filizlenmeye. kara topraktan çıkarak, gökyüzüne doğru yükselerek, aya selam vererek, seni bana gerek, seni! güçlenerek, hissederek, her yerde paylaşarak seninle büyük dünyamı.   kırma kalpleri, kırma. etme, ettiğin yol değil. gittiğin dikenler yol değil! güzelsen güzeliz.''

30 Eylül 2013 Pazartesi

Kadin Olmak

Kadin olmak herseyiyle guzel. Romantizmiyle, degiskenligiyle, fedakarligiyla, elden ne gelirse gerekirse yapabilirligiyle, tutkusuyla cok cok guzel. Guclu olmaya calismak, ayakta durmak icin caba harcamak ve daha fazlasi...

Bir anne olarak dusunemiyorum kendimi mesela. Kendimi daha taniyamamisken baska bir birey yeryuzune getirip ona tum fedakarligimi veremem gibi geliyor... Belki de bencilim bu konuda. Kendimi tanimaliyim once. Peki ya bu kalbim... Nasil aciyor ve herseyi nasil icime atiyorum bi´ bilsen. Iciyorum ve nedeni dusunmemek, ama dusunuyorum da. Elden hicbir sey gelmiyor.

Yarim saat sonra ayin ilk gunu olacak ve ben yine yeni kararlar alacagim. Ayniliklar ve yorgunluklari... Sigarayi biraktim ve su andan itibaren alkolu azaltma soz konusu. Daha guclu ve daha saglikli ama daha az hassasiyet.

Kadin olmak boyle iste. Prezervatifsiz sevismek gibi cesurca, en ufak seyde kirilganca...

Herseyiyle guzel...

29 Eylül 2013 Pazar

Gun Isigi

Tanri´ya inanasim ve oyle bir icimden bir sey icin yalvarasim var ki... Lutfen sabah olsun, lutfen sabah olsun diye... Yuzumdeki bu maskeyi yeni bir gun ve gunes isigiyla atabileyim diye.
Iyi mi ettim bilmiyorum buraya gelmekle. Sorgulamanin ya da yakinmanin zamani degil. Ama bir bosluga dustum. Elise dun gece emailinde sunu dedi: Biz Fransa´da yalniz hissediyoruz diye. Ciglik atamadim, komsular uyanmasin diye. Hayir donmeyi hic mi hic istemiyorum. Sonucta cok istedigim bir hayati yasiyorum. Sessizlik, doga ve kendindelik. Ama ne eksik bilmiyorum. Doyumsuzluk belki de...
Peki oyleyse guzel bir haber vereyim: Bugun sigarayi biraktim ve cok da kararliyim. Bilgisayarim da gecen haftadan beri bozuk; bi´ bakima iyi de oldu ama bugun odadaki boslugu yok etmek icin, hayatimda olk kez olmak uzere televizyonu acmak istedim. Bir sesler isitmek... Ama Istanbul´daki gibi yorucu ve bogucu seslerden degil. Tikandim ve kumandayi biraktim ve ise gittim erkenden.
Yarin yine sabah olacak, pazartesiler, ayin 1´i, dogum gunleri ve yil baslari... Yeni adimlar ve kararlar...
Sonuc olmayacak belki de...
Su an oyle bir Tom Waits dinlemek istiyorum ki ustelik beyaz sarabimi yudumlarken... Eskimeyenlerinden!

28 Eylül 2013 Cumartesi

49 Saat ve Dudaktaki Yaralar

Yazilacak, paylasilacak cok sey var. Sorun zaman ya da yükümlülülkler degil; bilgisayarimin bozuk olmasi ve zihnen hazir hissetmemem... Gecen hafta bugun cok guzeldi. Strazburg´da bulustuk, Perec´in kitabi olan hediyesini verdim, ictik, yolculuk yaptik, yuruduk, sustuk, dinledik ve et cetera... 49 saat gecti ve yolcu ettim ve trene bindikten sonra gunesli bir gunde calistigim yere dogru yurudum. Yuzumde anlatilamaz bir gulumseme ve bosvermislik vardi. Tatmin olmadigim cevaplar da soz konusuydu. 2.5 yildir bekledigim kisi gelmisti ve gitmisti. Arkami dondum ve trenden inip geri gelir mi ve o lanet olasi 18 eurosu cope gider mi diye... Olmadi. Koca bir aptal olduguma inaniyorum. Evet, onu sevmiyorum ve bu lanet olasi guzel kasabada yalnizligimdan dolayi careyi onda riyorum. Cunku benim icin bu saatten sonra yeni birini sarkilarima dahil etmek cok zor.
Ona gelince, acayip ve sagliksiz olacak sekilde kilo almis; stresten olup olmadigini sordum ve alkolden dedi. Tipik bir Alman olarak. Geceleri konustuk... Gitmeden once hayallerimizden bahsettik. Yazacagi kitabin ilk sayfasinda ben olacakmisim... Bana adayacakmis. Evet gurur verici ama birseyler eksik. Uzuldum halime. Iliski umdugumu soyledim ve bu benim hakkimdi. Onaylanmadi. Elimden geleni yaptim. Tatmin degildim. Sakin yargilama. Cevap mesafe idi. Yapma bunu gözüm, bir bina ötesinde yasarken de aldigim cevabi biliyordum.
Gidisinden sonra ikinci aglayisim bu. Su an gozumden yaslar geliyor. Ame gercekten onun icin degil. Kendi zavalliligim icin. Kendimi kucuk dusurdugum icin. Siir yazmadan ilhamsizlikla gecen 2.5 yil icin. Geriye kalansa hatirlamak icin 49 saat, su an dudagimda opusmekten olusmus yara ve yazar oldugunda beni arabayla Fas´a goturecek olmasina duyulan beklenti. Onun mutlu olmasini, su lanet kitabi yazmasini istiyorum.
Onun kacislarini anlamadim; beni sevdigini soyleyip arkasina bakmadan gidisini... Onu gercekten sevmiyorum, biz gercekten farkili dunyalara aidiz. Onun hayali unlu olmak, benimse Salinger gibi izole bir hayatimin olmasi... Ama zitliklar da guzeldi tabii ki. Ama saatlerce konusup planlarini, duslerini ogrendigim bu kisi hayatimin kisisi olamaz. Uzerimde oyle bir yuk var ki...
Göbegi, sari disler, sarap sisesini agzina dayayarak icisini unutmayacagim.
Dogum gunume davet ettim ve 3. tanisma yildonumumuzde Koln´e gidecegimi ve onu sahnede izleyecegimi soyledim. Donukluk... Gercekten bunlari istiyor muyum?
Bir bosluktayim; sallaniyorum, sallaniyorum ama dusmuyorum. Dussem kabuslarimdan uyanacakmisim gibi...
Laf kalabalikligi yapmanin sonu geldi... Ben yoruldum, teklifimi yaptim. Bekledim ve tukendim ki buna en az benim kadar sahitsin... Zihnim yorgun. Bir kitap ya da Fas hayaliyle yasayamam. Hayatta hep idealleri, amaclari, tutkulari olmus biriyim ve cogu seyden vazgecerek onu bekledim. Before Sunrise ve Before Sunset´cilik oynayacak yillarim da yok. Ona ayirdigim zaman yuzunden Almanya´da Almancami ilerletemedim ve cok yalniz gunler gecirdim. Onun da yalniz kalip ne olup bittigini ogrenmesi icin de gec. Zaman olgunlastit dedim ve ben yanildim. Hayir hayir rasyonel, gercekci, realistik olmakla ilgisi yok, sadece ayni hatalari yapmak, gelecegimi ucuruma suruklemek istemiyorum. Sisyphos gibi olmak istemiyorum. Yorgunluk ve hep geri donus... Hayatimin en guzel yillarini cope atmak gibi. Yeni bir ulkedeyim ve yeni bir dil, kultur, cevre. Bunu da bok etmek istemiyorum acikcasi. Evet, acik oldu hersey. Onun sefil hayatina girmek istemiyorum ki onu benim masum dunyama davet ederken.
Son bir haftadir yasami, düslerimi sorguladim. Ölen insanlari duydum, kucuk bir yolculuga ciktim, dusundum, kendimden biktim, yenilendim ve tazelendim.
Bir iki gün icinde onu Facebook´tan ve hayatimdan silecegim.

Sevgili Pinar, ileride bu blog sayfasini okuyacak ve belki yazdiklarinla gurur duyacaksin ya da hayiflanacaksin. Herkese anlattin hikayeyi yuzeysellikle ve aslinda hikayenin kendisini sen yasadin. Farkli yorumlar duydun ve 2.5 yil bekledin. Ilerde bu satirlari okursan sakin pisman olma. Cunku Bad Boy -kendisinin de kabul ettigi gibi- senin yaninda olmadi. Seni seviyorum´lar ve opucuklerle hayatin gecmedigini de biliyorsun. Sakin bir iliski anlamindaki yalnizligini gelecek planlarin ugruna oldugunu kabullenme. Sen elinden gelenin en iyisini yaptin ve zaman (bu gercekci) ustesinden gelecek. Fransizcaya odaklanmak icin olabilir ve sakin dil icin kalbinden vazgectigini dusunme. O senin yaninda yoktu ve en onemlisi olmayacak da. Kandirmanin manasi yok. Geri getirebilir misin Koln sokaklarinda bira icerek aglayislarini? Hayir, bunu sen istedin ya da istemeyerek oldu. Onu suclamanin manasi yok elbette. Onun yaptigi tek fedakarlik 5´er saatlik bir yolculukla ve max. 60 Eurosunu harcayarak seni gormeye gelmesi. Peki hic dusundun mu sen neler feda ettin ve ne buldun, evet umduklarim da oldu tabii. Sakin pisman olma. Hep guclu gorundum ve icindeki saf masumiyeti ona doktun ve o da bir ogle treniyle gitti.

Derler ya ütopyalar guzeldir, hayir düsler ve gercekler güzeldir.

Belki yillar sonra Fas´ta bir Fransiz lokantasinda ya da bir imza gununde. Hala hayalcisin be guzelim. Insanlar acimasiz, hayat vurdumduymaz. Toparlanma zamani...

Before Midnight: This is real life. It's not perfect, but it's real...

Bugun gunesli bir gun ve tum kotulukleri alip gidecekmis gibi... Hadi devam edelim sigaramiza. Ve hatta son bir kez, yillarca duymayacakmiscasina onun sesini duyalim telefonda.

49 saat bitti, tren yolunu aldi. Sarap bardaklari yikandi, oda temizlendi, isler yoluna koyuldu... Dudaktaki yaralar da iyilesmek uzere, beyin ise olumcul intikamindan vazgecmek uzere yol almakta...

It´s high time to say Good bye!

27 Eylül 2013 Cuma

The Sheltering Sky

Because we don't know when we will die, we get to think of life as an inexhaustible well, yet everything happens only a certain number of times, and a very small number, really. how many more times will you remember a certain afternoon of your childhood, some afternoon that's so deeply a part of your being that you can't even conceive of your life without it? perhaps four or five times more, perhaps not even that. how many more times will you watch the full moon rise? perhaps twenty. and yet it all seems limitless.

20 Eylül 2013 Cuma

Denemek

Saatler kaldı ve çok heyecanlıyım. Çok şey beklememem gerektiğini biliyorum. İstenilen ne bir beden ne de ilgi. Ruh denen bir şey. Hayır o da değil. Bulamıyorum doğru kelimeyi.
Şansa ihtiyacım var. Dile kolay 2.5 yılın ağırlığı üzerimde.
Rusya'da tanıştığım ve hikayeyi üstünkörü anlattığım İtalyan kız geldi aklıma. Ne demişti?

Try, try, try!

18 Eylül 2013 Çarşamba

O geliyor

Sayili günler kaldi ve o geliyor. Pembe bir balonun icinde gibiyim. Ve bazen de havada yuruyorum sanki. Beyin ve dusunceler gercekten bir cehennem ki ozgur olmana izin vermiyor. Kovalaniyorsun. Diledigin kadar ozgur ol, bu ozgurluk zihnindekilerle sinirli. Bunu bir kez daha anliyorum.
Nerde kalmistim, evet o geliyor. Asiri heyecana karsi hicbir beklenti yok. Cevaplara karsi bir beklenti de yok, ustelik beynim sorulara gomuluyken. Danslar, muzik, alkol ve opucukler eski heyecani verir mi dersin? Onlara da ihtiyacim yok. Iki gozun iki bucuk yil sonra gorecegi bir bedene de ihtiyacim yok. Zaman cok sey ogretti. Olgunlastim. Cilginlik donemi bitti ve sorumluluklarin, yukumluluklerin icinde hayatin akisina biraktim herseyi. Ama bazen hani olur ya (ozellikle de su son gunlerde) anilar ususuyor zihnime ve kendini tutamamazlik basliyor.
Cumartesiyi bekliyorum. Zamanin tum tutsakligini gostermesini. Hic yasanmamis bir gecmisten, yasanmayacak olan gelecekten bahsedilmeksizince diyaloglar beynimde. ´´Sahne senin´´ diyor icimdeki yabani ses. Geceyarilari tikandigim zamanlardaki gibi... Sahnede tikanma.
Tum gulumsemelerimle karsilayacagim onu. Ne elden geliyorsa en iyisini yapacagim. Ve ardindan zamanin en iyi ilac mi yoksa sabir tasini mahveden bir balta mi oldugunu anlayacagim.

8 Eylül 2013 Pazar

Söz

Yazmak gelmedi içimden uzunca bir süre. Hergün erteledim. Hatta geçenlerde patronumla ilk iş günümde konuşmamda yazı yazıp yazmadığım soruldu; "bazen" dedim. Oysa yazarlık hayalleri kuran ben üşengeçlikten, tembellikten ara verdim. Hala üşengeçlik üzerimde.

Günlük tutmak istedim; içimden gelmedi. Yaşın vermiş olduğu olgunluk mu bilmiyorum ama tarif edilemeyecek bir durumdayım. O geliyor, iki hafta sonra burada, şu an yazdığım yerde olacak. Benimle kalacak kısa bir süreliğine. Hazır mıyım? Gerçekten bilmiyorum. Üzerimde hem hiç yük yokmuş gibi hem de apır bir yük varmış gibi. Heyecandan ve düşünmekten kendimi alamıyorum. Ne de olsa yaklaşık 2.5 yılın birikintileri üzerimde...

Son günlere gelince, evime yerleştim. Şirin bir odam var. Nasıl özledim bilemezsin odada zaman harcamayı, yalnız kalmayı, kitap okumayı. Sınav yok, cep telefonu yok, lanet internete yenilgi var, şarap var, okumalar var. Hayatımdan memnunum. İş ve arkadaşlarla ilgili ayrıntıyı bu hafta yazacağım. Yazmalıyım ki ileride anabileyim. Sigarayı bırakamadım gibi. Arayışlarım, aramalarım hala var.

Affet beni... Daha çok yazmak isterdim, çünkü çok şey birikti. Ama sanki adını koyamadığım bir şey var ve beni durduruyor.

Söz yazacağım. Ve de sözümün eri olacağım!

15 Ağustos 2013 Perşembe

Sara'nın Gözyaşları

Rusya’daki son günlerim gerçekten çok çok güzeldi. Hiçbir yerde bulamadığım sıcak ortam oradaydı. Birçok ülkeden (Latin Amerika, Hindistan, Balkanlar, Afrika vs.) arkadaşlarım olmuştu ve en canlı grubu oluşturan Mısırlılardı. Ülke, dil, din ayrımı olmaksızın beraberdik ve hatta hep beraber olunulmasından da sıkılıyordu artık insanlar. Staj bitmişti; pek de ciddi bir staj değildi. Yaklaşık son iki hafta yapacak hiçbir şeyim yoktu. Durmaksızın sigara ve alkol tüketip, mekanlara gitmek dışında. Merkezde kaldığımız otelin yanında bir parkımız vardı, toplanır içer ve sohbet ederdik. Aşka gelince, küçük bir maceram bile oldu bir Brezilyalı ile. İlerde gülümseyerek anımsayacağım bir macera. Ama arkadaşlarım, aşık olduğum St Petersburg’dan bile daha çok yer edinmişti kalbimde.
Son birkaç gün gidecek olmanın gerginliğiyle stres içindeydim ve sonra yeni bir macera Fransa’da başlayacağı için bu stresi yenmeye çalıştım. İnsanların beni övmesi tatmin sağlar, ama tam anlamıyla çok utanırım, cümleyi değiştirmeye çalışırım. Son günlerde çok güzel cümleler duydum. Adeta ayrılacak olmanın hüznünü içime akıttım. Defalarca sarıldık nefesimiz kesilene dek. Farklı ülkelerde buluşmak üzere söz verdik. Mesela ekimde İtalya, Fransa ve Portekiz; şubatta Mısır ve gelecek yaz Exit Festivali için Sırbistan...
Vedalaşmaya gelince görmek istediğim herkes etrafımdaydı. Güzel dileklerde bulunarak sarılıyorduk. “Evet, artık gitmeliyim; havaalanı beni bekliyor” Hayır, o kadar güzeldi ki herşey Hanna’nın ağlamasıyla içim burkuldu ki pek bir samimiyetim yoktu ama birbirimizi saran bir sıcaklık vardı. Ve sonra Allan, onu gözüm aradı ve geldi; sarıldık ve yanaklarımızdan öperek vedalaştık. Sıra trene binip son otobüsü yakalamak üzere yollara düşmek vardı. Aslında şu an bilgisayarı elime alıp yazmama neden olan kişi için bu başlığı kullanmak istedim. Sara; İtalya’nın kırmızı kıvırcık saçlı Marla Singer’ı. Hayata hep pozitif bakan, en aptalca cümlenizde bile sizi yargılamadan dinleyen ve gülen, mutlu olduğunda (ki hostelin çatısında gecenin bir yarısı mutluluktan uçuyordu) kanatlarını açıp koşabilen gerçekten çok güzel bir kız... Başlarda bu kadar yakın değildik ama biraya alışkın midemiz ve hayata bakış açımız bizi yakınlaştırdı. “Sara, no sweet please’e “No no no no no...” diye yanıt veren şirin durmaksızın tatlı şeyler tüketen birini hayal edin. Ve onu trende gidiyorum diye ağlarken ilk defa görmek içimi çok acıttı, oysa o kadar alışmıştım ki onun gözlerine bakınca gülüşüne... Saçlarından öptüm. Ve vedalaştık, gittim. Anılarla geldim Fransa’ya. Bavulumu bulamamış bir şekilde moralim bozuk havaalanından karşılandım ve muhteşem doğa manzaraları eşliğinde Niederbronn’a geldim. İlk akşam çok zordu benim için; erken geldiğim için odada yalnızdım ve alışmışım hostelde kalabalık insanlarla uyanmaya, iyi geceler demeye. Çok zordu odadaki ilk halim. Şimdi biraz daha iyiyim; yaklaşık 3 gündür buradayım ve ortamı çok sevdim. Avrupa’dan – özellikle Almanya – çok fazla genç insanla tanıştım. Özellikle havaalanından gelirken arabadan inerken koordinatörün ve çalışacağım centre’ın direktörünün PİİİNAAR diye bağırarak selamlamaları hoşuma gitmedi değil.
St Petersburg’u özlüyor muyum? Hem de nasıl, orada olmak için neler vermezdim şu an. Orada olmak isterdim, sırf Sara’nın şu son gününde onu mutlu etmek için bir çabaya girmek isterdim. Dahası, çatıda uyumak isterdim arkadaşlarımla, MOD’un yerçekimine yenik düşüp sarhoş kafayla Sara ve Natalia’yla yere düşmek ve saniyelerce kahkaha atmak isterdim, Allan’a sarılmak isterdim, Dicle’nin o güzel sesinden parkta oturarak  Morrissey dinlemek isterdim, Grete ile Green House’da sabah sigaramızı içmek isterdim, Serena ile Location Hostel’de görüşüp İtalyan aksanıyla günlük maceralarını dinlemek isterdim, Mısırlıların darbukalarını dinlemek isterdim... Belki birgün yine yolum düşecek SP’ye; endişelendiğim şey; bir daha aynı insanları aynı yerde, aynı heyecanla göremeyecek olmak...  Çünkü şimdiden çevremdekilere baktığımda elele dolaşabileceğim, en sıradan şeylere kahkahayla gülebileceğim yeni bir Sara yok. Belki de olmaması daha iyi; çünkü o gözyaşlarını tekrar görmeye dayanamam!

Nazdrovya, Çin Çin, Şerefe...

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Yumurta ve Çakmak

Söylenecek çok şey var, ama kelimelerin tükenmesinden yana endişeliyim. Hatırladım, ondan hatıra diye bir şey istemiştim. Kafka'nın resminin basılı olduğu t-shirtün arkadaşı tarafından hediye edildiğini söylemişti. Ve sonra yatağının üzerinde duran günler öncesinden haşlanmış yumurtayı ve çakmağı vermişti. Hem de hatıra olarak. Yumurtayı saklamıştım. Bu çok aptalca gelecek ama bunu yapmıştım. Belki çok romantik anıma denk gelmişti belki de aptallığıma. Köln'den ayrılırken -gerçekten ona karşı tüm duygularımı yitirmişken- bavulumda ağırlık yapmasın diye tam da eşyalarımı toplarken birdenbire yere fırlatmıştım yumurtayı. Tüm kızgınlığımın patlaması gibiydi o an o sahne. O yumurtayla bitmemişti herşey. Çok öncesinden, aramızdaki saygının bitmesiyle ve aslında zamanın acıyı dindirmesiyle bitmişti. Peki çakmak? Hala evde. Hiç kullanmadım. Küçük bir hatıra olarak odamın bir kenarında duruyor.

Ve şimdi diyor ki,
Sana bir hediye vermek isterim onu hatırlamam için. Kibarlık mı yoksa geçmiş mi? Hiçbir şey istemiyorum. Benim kimseyi hatırlamaya ihtiyacım yok gibi. Çünkü elimde zaman gibi güçlü bir silahım var tüm anıları gerektiğinde yok edebilmek için. Birkaç şarkı ve birkaç haftaya ait anılar... Yeter belki de. İnanıyorum ki şu an daha çok anlam kazanan o çakmak benim onu ilerde hatırlamam için yeterli olacak. Yeterince somut.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Başka Bir Ülkede Bulunmak

Dil, din, kültür, yaşam tarzının farklı olduğu bir ülkeye gitmek ve kendini sokaklara bırakmak...
İngilizce bilmeyenlere yolumu sorduğumda vücut dilini kullanarak bir şeyler açıklamak ve sonra birbirinizin yüzüne bakarak gülümsemek...
Yazlık ayakkabılarınızı ve rahat kıyafetlerinizi giyerek caddelerde yürümek...
Fotoğraf çekmek, binaların tarihini merak etmek, sormak ve cevap almak ya da almamak...
Yeni kişiler hayatınıza eklemek, beraber gülmek, bilmediğin kültürleri gözlerini açarak dinlemek, onların hikayelerine, maceralarına tanık olmak ve ilerde görüşüleceğine dair söz almak...
Devasa güzellikteki mimariye kendini kaptırmak, gözlerine inanamamak...
Başka bir şehri terk etmeye karar vermek, bir şehre hayran olmak ya da bazen hiç aidiyetlik hissedememek...
Parklarda dolaşmak,  sokak müzisyenlerini dinlemek, farklı tatları ve biraları denemek...
Hava alanlarında sabahlamak, yeri geldiğinde sohbetlerden hostellerde geç uyumak...
Tarihi aramak, ararken sorgulamak ve çıkmış olduğun keşif yolculuğunun tadını çıkarmak...

St. Petersburg hissettiğim en güzel duygularımın bir ifadesi gibi. Havanın beklediğimden çok sıcak olması, lüks mağazaların çokluğu karşısında Rusların bu hızlı dönüşüme bu kadar açık olması benim için şaşırtıcıydı. Bir şey çekiyor beni bu şehre. Bir aydan fazla zamanım var ayrılmak için, şimdiden ileride daha uzun süre kalmak üzere gelmeye dair söz veriyorum kendime. Geçen yaz Manhattan'daki gökdelenlerin arasında sıkışmışlığa karşın buradaki geniş caddeleri çok sevdim. Kanallarını, müzelerini, sokak sanatçılarını, ulaşımını, gökyüzünün saf maviliğini, geceleri aydınlığını, burada saatlerce yürümeyi, binaların kendine özgü özelliklerini, şirin cafelerini, kimsenin kimseyi umursamamasını ve de Raskolnikov ile Nevsky Prospekt'ini  çok sevdim. Koskoca bir kültürü ve tarihi barındırdığı için hayran kaldım belki de...


11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sinema ve İnsan

İyi ki hayatımda edebiyat-sinema-müzik-felsefe var!
A. Tarkovski ve W. Wenders üzerine yazdığım bitirme tezim L. F. Celine'in dizeleriyle başlayıp, N. Cave'in en sevdiğim şarkısının sözleriyle bitecek...

26 Nisan 2013 Cuma

Tüketmek

Yazmalıyım diyorum; tükenene kadar değil tüketene kadar. Beynimi susturmam gerektiğinin farkındayım zaman kendi sarhoşluğunu bende bulana kadar...
Aklımdan bu iki cümle geçti. Yazacak çok şey var ve üstelik akılda tutamayacak kadar çokken. Ama beynimi toplamalıyım, zihnimin dağınıklılığını belki de sözcüklerle yok edene kadar.
Lanet olası samimiyetsizlik ve beynimin durmak bilmeyen cümleleri peşimi bırakmıyor.
Evet, sanki karşımdaymışçasına susmadan ve inadına ruhumu ve benliğimi ele geçiriyor gibi. Adını koyamıyorum, adını koyarsam tüketmekten korkuyorum çünkü.
Kutsal kavramım olmadığından ve de ne cennete ne cehenneme, ne günaha ne de sevaba hayatımda yer vermediğimden; kendi cennet ve cehennemimi şu an ve şimdi yaşadığım şu yeryüzünde yarattığımdan aileye-dostluğa ve arkadaşlığa-aşka-sanata kutsallığı yükledim. Ama tüketiyoruz. Çırpınıyorum, gerçekten bunu yapıyorum ve gerçekten bu çırpınışı tek başıma yükleniyorum. Hesap verme yetkim yalnızca kendime olsun diye kendime yükümlükler yüklüyorum bu yolda.
Yoruluyorum zihnen evet yoruluyorum.

Bu yazı kısa olmamalı...
Yoksa bu yazıyı da mı tüketmeliyim?

22 Nisan 2013 Pazartesi

Günün Notu

Günlerdir empirizmi ve fenomenolojiyi hayatımda kullanamayacağım için eleştirsem ve okuduğum her şeyi de anlamak-anlamlandırmak için fazlaca zaman harcasam da tüm bunlara değen şeyin ne olduğu "Heidegger-Varlık ve Zaman" aracılığıyla bugün hatırlatıldı. "Felsefi hiçbir metin tüketilemez!"

22 Mart 2013 Cuma

Sağlam Noktalar

Sağlam noktalar gerekli hayatta, silinmeye muktedir kırılgan noktalar değil...

Güzel şeyler oluyor son günlerde: Almanya (Potsdam)'dan proje için alınan olumlu yanıtla gelen biraz kafa karışıklığı ve Pascal'ı anma... Her seçim aynı zamanda bi' kaybediştir! Kalbim Fransa'dan yana. Üstelik ISWI 2013 için hazırlıklara başlanması...

Yeşil gazetede Dünya Su Günü için yayımlanan yazı...

Mozart (Saraydan Kız Kaçırma) ve Puccini (Tosca) operaları için 6'şar TL'ye alınan biletler...

King Crimson'a geri dönüş ve Gecenin Sonuna Yolculuk'a gömülüş...

Evde geçirilecek birkaç gün...

Bharıın gelmesine az kaldı ve Güneş gösterecek sevimli yüzünü...

Sigur Ros'un 2 Temmuz'da Tr'ye geleceğini öğenme (Tanrım, bu bir rüya olmalı!) ve lanet olsun o tarihlerde Tr'de olamama...

Birkaç saatlik aşık olma ve birkaç gündür akla gelince hem üzülme hem de mutlu olma. Geçen pazar günü (17 Mart 2013) davet edildiğim yemekte tanıştığım kişiden hoşlandım ve ne yazık ki hiçbir iletişim adresi yok. Bence bazen böyle şeylerin olması güzel. O'na gelince bu nokta da onun için. Evet, aptalım ve hala istediğim şekilde bir olgunluğu taşıyamıyorum. E-mailime de yanıt yok. En iyisi ne mi yapmalı? Madem güzel şeyler gerçekleşiyor hayatımda neden ben koşup mücadele veriyorum. Hayır, bunları daha önce de defalarca beynimden geçirdim. Bu kadar zayıf olmamalıyım! Hadi Pınar'ım, başla ve çık yola onsuz. Yeni bir başlangıç, keskin ve acımasız bir noktayla...

10 Mart 2013 Pazar

Özlemler

Kai'ı çok özlüyorum. Neden bilmiyorum; geçmişe sadakatle 1.5 sene sonra bile insan aynı özlemin farklı duygulanımlarında olabilir. Yaz akşamlarında üzerimize esen rüzgarlar, katedraldeki orgun tınıları hepsi hepsi beynime geldi bu gece ve gözyaşlarımı ele geçirdi.
Kalp derindir ve güzel anılar en derindedir.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Öz


Ve sessizlik bir ejderhaymışçasına giyinmişti karanlığın suskunluğunu...


Kahvesinin içine bakarak arıyordu bulamadıklarını. Oturmuş, ellerini yanağına koyarak seyrediyordu kalabalığı. Elindeki kahveyle bütünleşerek düşünüyor, cevap bulmaya çalışıyordu. O olabilirdi; önünden geçen genç çocuk, sigarasını yakmaya çalışan köşedeki adam ve belki de elektirik lambasından süzülen ışık, insanların arasındaki aidiyetsizlik, maneviyetsizlik... Kendisi olabilirdi. Etrafına bakındı ve sonra bitmek bilmeyen kahvesine. İçinde bulunmuş olduğu arayışın keyfiyetiyle tekrar ve tekrar varoluşsal bir yolculuğa çıkmak istedi her yudumunda; tüm benliği ve kendindeliğiyle.

“Tüm hayatımız bir anlam arayışı; varoluşumuzun özü bu.” Hiçlikten doğmaz umut, yokoluştan hiç değil. Ne uzaklara gitmek bir çabadır anlamlandırmak için ne de boşluktan sesler-varlıklar-biçimler yaratmak. Varoluş kaygısının en derinlerinden gelir uğraş ve en derinlerdeki ses yöneltir insanı anlama ve anlamsızlığa. Çağlardır yüzü silinmemiş insan yaratır varlığını kendince ve özünü bulmak için masum ve bütünlüklü bir yolculuğa çıkar kendi küçük kozmosunda, üstelik rolünü iyi oynamaya yönelerek. Araçlar yaratır insan, amaçlarla birlikte. Kimi bu arayışı edebiyat aracılığıyla kalemiyle, kimiyse bunu müzik aracılığıyla bir enstrümanın telleriyle gerçekleştirir. Zor bir yaratık olan insan zamanın tatminkarsızlığı, deneyimlerinin dersleriyle ve eylemlerinin sorgulanmasıyla kendi kendine inşa eder arayışlarını, çoğu zamansa bunu tutkularıyla gerçekleştirir. Ona bir isim vermek gerektiğindeyse zorlanır. Zordur tam anlamıyla kavramlaştırmak ve isimleştirmeye çalışmak tümüyle. İşte o zaman kalem derinlerden daha da sivrileşerek cümlelerin canını acıtır, amacı melodiler yaymak olan enstrümanın telleri daha da keskinleşir. İşte bu noktada bıkmaksızın yeniden köklü bir yola çıkış, tavizsizce kendini gerçekleştirmeye odaklı bireysel bir seferberlik, gerçekliğe yönelik gerekçeli bir özveri, sonsuzluğa duyulan sonsuz inanç ve tükenmeksizin kişinin içsel yolculuğu başlar içi doldurulan siyah-beyaz tutkularla. Soruların acımasız spiralliği yüzünü gösterir:

Zamanı kendine göre ayarlamak mümkün mü? Peki ya gerçek ve zaman arasında adil bir ilişki kurmak?

Bilmenin kendisine ulaşmada yaratılan çelişkiler neresindedir yaşamın? Bilmemek mi doğurur  henüz yorumlanmamış umudu, bilmek mi anlamsızlaştırır umutsuzluğu? Tanımlamalar mı öldüregelmiştir umutsuzluğu?

Herşey özünde insanda başlayıp, insanda bitiyorsa, bu yolculukta insana dair neleri görmek/görmemek mümkün?

Gördüğüm ve karşılaştığım şeyler bir hakikat çılgınlığı için ruhumun gitgide artan çırpınışları mı, yoksa kaçışları mı? Öyleyse hakikat nerede? Ulaşması ve kabullenmesi neden dayanılmaz ve çetrefilli? O sahiden saf hakikat mi?

Soruların ekseninde koca ağızlı doymak bilmeyen bir ejderha yeniden belirir.

Beynindeki soruların yaratamadığı görüntü insanların yüzlerinde gizliydi belki de.  Kimbilir, belki çok yakınında, önünden geçmiş çocuğun elindeki kitabın satırlarında ya da köşedeki adamın elindeki enstrümanda.  Kahveyi, bedenin bir makine gibi çalışmasına katkıda bulunmasına ve daha fazla ruha istemlice tecavüz etmesine izin vermeksizin bırakır birdenbire; düşünmeyi keser; yorgun, uyumsuz, cevapsız sorularıyla ayrılır sandalyesinden.  Elleri çoktan ayrılmıştır yanaklarından, göz kapakları savunmasızca açmıştır kendilerini öncesinde. İçtenlikle evetlediği; bedeninin amaçsızca, bilme ve görme olmaksızın koca caddenin kalabalığında kayboluşunu kabullenmeden ibaretti.

Ve ejderha tüm tutkularıyla hala açtır; insansa kendi sessizliğinde aydınlık adına yolculuğunun hep başındadır, sonlu bedeniyle sonsuzluğa doğru...

30 Ocak 2013 Çarşamba

Bir Murakami kitabı sonrası geçmişe bakış




There never is a way without a why. Do we return after we die?
Is life a circle? Are we hurtled headfirst into space?
Will we wind up as the bunch of grapes that makes the wine...
that Christ exchanged for water. Are we blood? Are we lime? Do you live?
We need a sign - is anybody there? Are you listening?

24 Ocak 2013 Perşembe

Kadınlar için kitaplar


Kurtlarla Koşan Kadınlar - Clarrissa P. Estes

Cinsel Kimlikler - Camille Paglia

19 Ocak 2013 Cumartesi

Yalnızlık Sarayları

Ara sıra okumam gereken yazılardan...
Ellerine sağlık Cüneyt Özdemir.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1110955&Yazar=CUNEYT-OZDEMIR&CategoryID=97

12 Ocak 2013 Cumartesi

Doğa ve Sanat ile Bütünlük

"İnsanın tüm yaşamı durmadan döndürülen bir kum saatidir. Bu saatin içeriği sonsuz kez, zamanın uzun bir dakika aralığı dolana dek akar durur. O zaman, acılarının ve sevinçlerinin her birini, arkadaşlarını ve düşmanlarını, umutlarını ve hatalarını, en küçük bir ot parçasını ve en küçük güneş ışığını ve her şeyin tamamını bulacaksın. Senin küçük bir parçası olduğun bu halka ömür boyu parlayacaktır." 
(Nietzsche-Ewige Wiederkunft)

Düşünüyorum da, hastalıklı depresif ruhlardan uzak durmak gerek. Insanın yapabilecekleri, elde edebilecekleri her şey çok sınırlı, ama bunların hiçbiri hayata bir tavır takınmasına neden olmamalı. Gerçekleştirebilecek, yapacak, tutunacak çok şey var. Ve bunların en üstünde  olağanüstü ihtişamıyla "doğa". Doğanın bir parçası olarak onunla bütünleşmek ve belki de bir ağacın kökünde, bir yağmurun damlasında varoluşun özünü bulmak... Ben doğaya ve onun gücüne inananlardanım. Ve sonrasında "sanat". Onun tıkandığımızda dahi varoluşumuza anlam ve coşku kattığı inancındayım. İster sanat bir gerçeklik isterse bir taklit öğesi olarak algılansın benim görüşüm onun her koşulda insana daha çok uyumsallık katmasından yana. Doğanın büyüklüğüne, sanatın ritmine bırakırsa insan kendini neden mutsuz ve tüm bu dinanizme rağmen umutsuz hissetsin ki?

Hacettepe Üniversitesi Sıhhiye Kampüsü Kütüphanesi - 11 Ocak 2013 - 12.16