Ve sessizlik bir ejderhaymışçasına giyinmişti karanlığın
suskunluğunu...
Kahvesinin içine bakarak arıyordu bulamadıklarını.
Oturmuş, ellerini yanağına koyarak seyrediyordu kalabalığı. Elindeki kahveyle
bütünleşerek düşünüyor, cevap bulmaya çalışıyordu. O olabilirdi; önünden geçen
genç çocuk, sigarasını yakmaya çalışan köşedeki adam ve belki de elektirik
lambasından süzülen ışık, insanların arasındaki aidiyetsizlik, maneviyetsizlik...
Kendisi olabilirdi. Etrafına bakındı ve sonra bitmek bilmeyen kahvesine. İçinde
bulunmuş olduğu arayışın keyfiyetiyle tekrar ve tekrar varoluşsal bir yolculuğa
çıkmak istedi her yudumunda; tüm benliği ve kendindeliğiyle.
“Tüm hayatımız bir anlam arayışı; varoluşumuzun özü bu.” Hiçlikten
doğmaz umut, yokoluştan hiç değil. Ne uzaklara gitmek bir çabadır
anlamlandırmak için ne de boşluktan sesler-varlıklar-biçimler yaratmak. Varoluş
kaygısının en derinlerinden gelir uğraş ve en derinlerdeki ses yöneltir insanı
anlama ve anlamsızlığa. Çağlardır yüzü silinmemiş insan yaratır varlığını
kendince ve özünü bulmak için masum ve bütünlüklü bir yolculuğa çıkar kendi
küçük kozmosunda, üstelik rolünü iyi oynamaya yönelerek. Araçlar yaratır insan,
amaçlarla birlikte. Kimi bu arayışı edebiyat aracılığıyla kalemiyle, kimiyse
bunu müzik aracılığıyla bir enstrümanın telleriyle gerçekleştirir. Zor bir
yaratık olan insan zamanın tatminkarsızlığı, deneyimlerinin dersleriyle ve eylemlerinin
sorgulanmasıyla kendi kendine inşa eder arayışlarını, çoğu zamansa bunu
tutkularıyla gerçekleştirir. Ona bir isim vermek gerektiğindeyse zorlanır. Zordur
tam anlamıyla kavramlaştırmak ve isimleştirmeye çalışmak tümüyle. İşte o zaman
kalem derinlerden daha da sivrileşerek cümlelerin canını acıtır, amacı melodiler
yaymak olan enstrümanın telleri daha da keskinleşir. İşte bu noktada bıkmaksızın
yeniden köklü bir yola çıkış, tavizsizce kendini gerçekleştirmeye odaklı
bireysel bir seferberlik, gerçekliğe yönelik gerekçeli bir özveri, sonsuzluğa
duyulan sonsuz inanç ve tükenmeksizin kişinin içsel yolculuğu başlar içi
doldurulan siyah-beyaz tutkularla. Soruların acımasız spiralliği yüzünü
gösterir:
Zamanı kendine
göre ayarlamak mümkün mü? Peki ya gerçek ve zaman arasında adil bir ilişki
kurmak?
Bilmenin
kendisine ulaşmada yaratılan çelişkiler neresindedir yaşamın? Bilmemek mi
doğurur henüz yorumlanmamış umudu,
bilmek mi anlamsızlaştırır umutsuzluğu? Tanımlamalar mı öldüregelmiştir umutsuzluğu?
Herşey özünde
insanda başlayıp, insanda bitiyorsa, bu yolculukta insana dair neleri
görmek/görmemek mümkün?
Gördüğüm ve karşılaştığım
şeyler bir hakikat çılgınlığı için ruhumun gitgide artan çırpınışları mı, yoksa
kaçışları mı? Öyleyse hakikat nerede? Ulaşması ve kabullenmesi neden dayanılmaz
ve çetrefilli? O sahiden saf hakikat mi?
Soruların ekseninde koca ağızlı doymak bilmeyen bir
ejderha yeniden belirir.
Beynindeki soruların yaratamadığı görüntü insanların
yüzlerinde gizliydi belki de. Kimbilir,
belki çok yakınında, önünden geçmiş çocuğun elindeki kitabın satırlarında ya da
köşedeki adamın elindeki enstrümanda. Kahveyi,
bedenin bir makine gibi çalışmasına katkıda bulunmasına ve daha fazla ruha
istemlice tecavüz etmesine izin vermeksizin bırakır birdenbire; düşünmeyi
keser; yorgun, uyumsuz, cevapsız sorularıyla ayrılır sandalyesinden. Elleri çoktan ayrılmıştır yanaklarından, göz
kapakları savunmasızca açmıştır kendilerini öncesinde. İçtenlikle evetlediği;
bedeninin amaçsızca, bilme ve görme olmaksızın koca caddenin kalabalığında
kayboluşunu kabullenmeden ibaretti.
Ve ejderha tüm tutkularıyla hala açtır; insansa kendi sessizliğinde aydınlık adına yolculuğunun hep başındadır, sonlu bedeniyle sonsuzluğa doğru...