11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sinema ve İnsan

İyi ki hayatımda edebiyat-sinema-müzik-felsefe var!
A. Tarkovski ve W. Wenders üzerine yazdığım bitirme tezim L. F. Celine'in dizeleriyle başlayıp, N. Cave'in en sevdiğim şarkısının sözleriyle bitecek...

26 Nisan 2013 Cuma

Tüketmek

Yazmalıyım diyorum; tükenene kadar değil tüketene kadar. Beynimi susturmam gerektiğinin farkındayım zaman kendi sarhoşluğunu bende bulana kadar...
Aklımdan bu iki cümle geçti. Yazacak çok şey var ve üstelik akılda tutamayacak kadar çokken. Ama beynimi toplamalıyım, zihnimin dağınıklılığını belki de sözcüklerle yok edene kadar.
Lanet olası samimiyetsizlik ve beynimin durmak bilmeyen cümleleri peşimi bırakmıyor.
Evet, sanki karşımdaymışçasına susmadan ve inadına ruhumu ve benliğimi ele geçiriyor gibi. Adını koyamıyorum, adını koyarsam tüketmekten korkuyorum çünkü.
Kutsal kavramım olmadığından ve de ne cennete ne cehenneme, ne günaha ne de sevaba hayatımda yer vermediğimden; kendi cennet ve cehennemimi şu an ve şimdi yaşadığım şu yeryüzünde yarattığımdan aileye-dostluğa ve arkadaşlığa-aşka-sanata kutsallığı yükledim. Ama tüketiyoruz. Çırpınıyorum, gerçekten bunu yapıyorum ve gerçekten bu çırpınışı tek başıma yükleniyorum. Hesap verme yetkim yalnızca kendime olsun diye kendime yükümlükler yüklüyorum bu yolda.
Yoruluyorum zihnen evet yoruluyorum.

Bu yazı kısa olmamalı...
Yoksa bu yazıyı da mı tüketmeliyim?

22 Nisan 2013 Pazartesi

Günün Notu

Günlerdir empirizmi ve fenomenolojiyi hayatımda kullanamayacağım için eleştirsem ve okuduğum her şeyi de anlamak-anlamlandırmak için fazlaca zaman harcasam da tüm bunlara değen şeyin ne olduğu "Heidegger-Varlık ve Zaman" aracılığıyla bugün hatırlatıldı. "Felsefi hiçbir metin tüketilemez!"

22 Mart 2013 Cuma

Sağlam Noktalar

Sağlam noktalar gerekli hayatta, silinmeye muktedir kırılgan noktalar değil...

Güzel şeyler oluyor son günlerde: Almanya (Potsdam)'dan proje için alınan olumlu yanıtla gelen biraz kafa karışıklığı ve Pascal'ı anma... Her seçim aynı zamanda bi' kaybediştir! Kalbim Fransa'dan yana. Üstelik ISWI 2013 için hazırlıklara başlanması...

Yeşil gazetede Dünya Su Günü için yayımlanan yazı...

Mozart (Saraydan Kız Kaçırma) ve Puccini (Tosca) operaları için 6'şar TL'ye alınan biletler...

King Crimson'a geri dönüş ve Gecenin Sonuna Yolculuk'a gömülüş...

Evde geçirilecek birkaç gün...

Bharıın gelmesine az kaldı ve Güneş gösterecek sevimli yüzünü...

Sigur Ros'un 2 Temmuz'da Tr'ye geleceğini öğenme (Tanrım, bu bir rüya olmalı!) ve lanet olsun o tarihlerde Tr'de olamama...

Birkaç saatlik aşık olma ve birkaç gündür akla gelince hem üzülme hem de mutlu olma. Geçen pazar günü (17 Mart 2013) davet edildiğim yemekte tanıştığım kişiden hoşlandım ve ne yazık ki hiçbir iletişim adresi yok. Bence bazen böyle şeylerin olması güzel. O'na gelince bu nokta da onun için. Evet, aptalım ve hala istediğim şekilde bir olgunluğu taşıyamıyorum. E-mailime de yanıt yok. En iyisi ne mi yapmalı? Madem güzel şeyler gerçekleşiyor hayatımda neden ben koşup mücadele veriyorum. Hayır, bunları daha önce de defalarca beynimden geçirdim. Bu kadar zayıf olmamalıyım! Hadi Pınar'ım, başla ve çık yola onsuz. Yeni bir başlangıç, keskin ve acımasız bir noktayla...

10 Mart 2013 Pazar

Özlemler

Kai'ı çok özlüyorum. Neden bilmiyorum; geçmişe sadakatle 1.5 sene sonra bile insan aynı özlemin farklı duygulanımlarında olabilir. Yaz akşamlarında üzerimize esen rüzgarlar, katedraldeki orgun tınıları hepsi hepsi beynime geldi bu gece ve gözyaşlarımı ele geçirdi.
Kalp derindir ve güzel anılar en derindedir.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Öz


Ve sessizlik bir ejderhaymışçasına giyinmişti karanlığın suskunluğunu...


Kahvesinin içine bakarak arıyordu bulamadıklarını. Oturmuş, ellerini yanağına koyarak seyrediyordu kalabalığı. Elindeki kahveyle bütünleşerek düşünüyor, cevap bulmaya çalışıyordu. O olabilirdi; önünden geçen genç çocuk, sigarasını yakmaya çalışan köşedeki adam ve belki de elektirik lambasından süzülen ışık, insanların arasındaki aidiyetsizlik, maneviyetsizlik... Kendisi olabilirdi. Etrafına bakındı ve sonra bitmek bilmeyen kahvesine. İçinde bulunmuş olduğu arayışın keyfiyetiyle tekrar ve tekrar varoluşsal bir yolculuğa çıkmak istedi her yudumunda; tüm benliği ve kendindeliğiyle.

“Tüm hayatımız bir anlam arayışı; varoluşumuzun özü bu.” Hiçlikten doğmaz umut, yokoluştan hiç değil. Ne uzaklara gitmek bir çabadır anlamlandırmak için ne de boşluktan sesler-varlıklar-biçimler yaratmak. Varoluş kaygısının en derinlerinden gelir uğraş ve en derinlerdeki ses yöneltir insanı anlama ve anlamsızlığa. Çağlardır yüzü silinmemiş insan yaratır varlığını kendince ve özünü bulmak için masum ve bütünlüklü bir yolculuğa çıkar kendi küçük kozmosunda, üstelik rolünü iyi oynamaya yönelerek. Araçlar yaratır insan, amaçlarla birlikte. Kimi bu arayışı edebiyat aracılığıyla kalemiyle, kimiyse bunu müzik aracılığıyla bir enstrümanın telleriyle gerçekleştirir. Zor bir yaratık olan insan zamanın tatminkarsızlığı, deneyimlerinin dersleriyle ve eylemlerinin sorgulanmasıyla kendi kendine inşa eder arayışlarını, çoğu zamansa bunu tutkularıyla gerçekleştirir. Ona bir isim vermek gerektiğindeyse zorlanır. Zordur tam anlamıyla kavramlaştırmak ve isimleştirmeye çalışmak tümüyle. İşte o zaman kalem derinlerden daha da sivrileşerek cümlelerin canını acıtır, amacı melodiler yaymak olan enstrümanın telleri daha da keskinleşir. İşte bu noktada bıkmaksızın yeniden köklü bir yola çıkış, tavizsizce kendini gerçekleştirmeye odaklı bireysel bir seferberlik, gerçekliğe yönelik gerekçeli bir özveri, sonsuzluğa duyulan sonsuz inanç ve tükenmeksizin kişinin içsel yolculuğu başlar içi doldurulan siyah-beyaz tutkularla. Soruların acımasız spiralliği yüzünü gösterir:

Zamanı kendine göre ayarlamak mümkün mü? Peki ya gerçek ve zaman arasında adil bir ilişki kurmak?

Bilmenin kendisine ulaşmada yaratılan çelişkiler neresindedir yaşamın? Bilmemek mi doğurur  henüz yorumlanmamış umudu, bilmek mi anlamsızlaştırır umutsuzluğu? Tanımlamalar mı öldüregelmiştir umutsuzluğu?

Herşey özünde insanda başlayıp, insanda bitiyorsa, bu yolculukta insana dair neleri görmek/görmemek mümkün?

Gördüğüm ve karşılaştığım şeyler bir hakikat çılgınlığı için ruhumun gitgide artan çırpınışları mı, yoksa kaçışları mı? Öyleyse hakikat nerede? Ulaşması ve kabullenmesi neden dayanılmaz ve çetrefilli? O sahiden saf hakikat mi?

Soruların ekseninde koca ağızlı doymak bilmeyen bir ejderha yeniden belirir.

Beynindeki soruların yaratamadığı görüntü insanların yüzlerinde gizliydi belki de.  Kimbilir, belki çok yakınında, önünden geçmiş çocuğun elindeki kitabın satırlarında ya da köşedeki adamın elindeki enstrümanda.  Kahveyi, bedenin bir makine gibi çalışmasına katkıda bulunmasına ve daha fazla ruha istemlice tecavüz etmesine izin vermeksizin bırakır birdenbire; düşünmeyi keser; yorgun, uyumsuz, cevapsız sorularıyla ayrılır sandalyesinden.  Elleri çoktan ayrılmıştır yanaklarından, göz kapakları savunmasızca açmıştır kendilerini öncesinde. İçtenlikle evetlediği; bedeninin amaçsızca, bilme ve görme olmaksızın koca caddenin kalabalığında kayboluşunu kabullenmeden ibaretti.

Ve ejderha tüm tutkularıyla hala açtır; insansa kendi sessizliğinde aydınlık adına yolculuğunun hep başındadır, sonlu bedeniyle sonsuzluğa doğru...

30 Ocak 2013 Çarşamba

Bir Murakami kitabı sonrası geçmişe bakış




There never is a way without a why. Do we return after we die?
Is life a circle? Are we hurtled headfirst into space?
Will we wind up as the bunch of grapes that makes the wine...
that Christ exchanged for water. Are we blood? Are we lime? Do you live?
We need a sign - is anybody there? Are you listening?