Döndüm; havaalanında çakırkeyftim ve hafif bi mutluluk vardı özlediğim insanları görmeye dair. Hiç gözyaşı olmadı ve son günler hayatımı yurt dışında gecirecegim ve bunun bi sürec ve hatta unutulmaz anılarla dolu deneyim oldugunu beynime kazıyarak gecirdim. Sadece iki yıl ve bu sürede ülkeni daha iyi tanır, bolca seyahat eder, okumadıklarını okur, izlemedigin filmleri izlersin dedim. Heyecan vardı ta ki uçakta O'nun verdiği kitabı (T.Bernhard/Gehen) acıp ilk sayfadaki yazıları okuyana kadar, sonrası gözlerim doldu içten cümleler için. Ve çogu zaman arkadaslarımı, anılarımı anımsıyorum; Elise ve Kai'ı, diğerlerini, her bi anımın gectiği caddeleri hatırlıyorum ve özellikle karşılastırma yapınca iki ülke arasında daha bi yoruluyorum. Sehir miydi, arkadaslar mıydı yoksa anılar mı? Berlin planları, B.Bargeld, Wim Wenders, Habermas... Almanya'yı sevdiğim için mi yoksa özlediğim için mi?
insanları karşılastırınca bu daha bi çekilmez oluyor; 'neden sen onun verdiği tepkiyi vermiyorsun?', 'neden sen onun gibi yardımcı degilsin?, 'neden sen onlar gibi bana gülümsemiyorsun?' Tanrım; yeteneksizliğim sanata daha cok hayran olmama neden olsa da şu duygularımı sinemeya aktarabilsem...
Önümde tek bir yol kalıyor katetmek için... Okulu bitirmek en kısa süre içinde ve para biriktirmek. 'Gitme' düşüncesi neden bu kadar hakim? Ve yarım bırakma ve bunun alışkanlık yapmasından korkma... Neden bu kadar hassasiyet?
Yapmam ve gerceklestirmem gereken planlar var; düşünmek istiyorum ama bu sendrom izin vermiyor ki düzenimin oturmadıgını düşünüyorum ama ekimde herseyin yoluna girecegi inancındayım.
hoş geldin delgadina. ve umarım umduğun gibi bir dönüşle yeniden.
YanıtlaSil