16 Ağustos 2011 Salı

4

Grilik... iste budur bi yerden bi yere surukleyen ya da bezen oylece durmana neden olan. Su anda belirgin olan hayatımda iste bu... Onumde bir siir var Peter Handke'ye ait olan; Cocukluk sarkısı. Bikac gundur Wim Wenders'ın 'der Himmel über Berlin'in etkisindeyim. Pazartesi biramı alıp Dom'un oradaki merdivende oturup ne yapmam gerektigini dusundum ve Berlin'i begenirsem master planlarımı ona gore ayarlamam gerektiginin farkına vardım. Gorecegiz. Ben Almanya'sız cok zorlanacam gibi...
iyi geceler.

Nerde kalmıstık?

Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor?
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

14 Ağustos 2011 Pazar

3

Bu olmamalı! Sadece anı olarak kalması icin anlasmıstık; adını bilmemeliydim ve belki de hic konusmamalıydım. V e neden kendimi anlatma cabasına girdim; giristim? 2 hafta sonra en yakın arakdasım gidiyor ve bir hafta sonrasında ben! Gunler sayılı ne yazık ki... Ve bir daha O'nu goremeyecem; kalbim nasıl acıyor ve iki gundur beraberdik; ictik, konustuk, sinemaya gittik, güldük ve bazen de sustuk; kelimeleri tüketmeme düsüncesiyle... Ama daha cok yorulmalıydım daha once oldugu gibi; emek vermeliydim. Defalarca soyledim sehre aidiyetligi sevmedigimi ama bu insanlara karsı bir aidiyetlik mi bilmiyorum ki sadece aklımdan gecen 'Neden daha once konusmadım ya da tanısmaya calısmadım ve hersey farklı olabilirdi' Herseyin sonu oldugunu biliyorum ve cogu zaman en guzel yerinde...
Evde sarap kalmadı, sayısız sarkı var ama bir de yazmam gereken odevler ve bir de sorular... Tanrım; beynim huzuru kabul etmiyor mu ya da kalbim?
The Legendary Pink Dots/Zero Zero ya da Moby/Why does my heart feel so bad... Bu sarkılar cevap verebilir mi peki?

10 Ağustos 2011 Çarşamba

2

100'ü geckin yazmısım bu bloguma ki yaklasık bir bucuk sene icinde. İyi beslemis miyim ruhumu, beynimi bilmiyorum. Benim bir konu hakkında soylemek istedigim bir sey var; aslında soyleyemedigim. 'Harry Potter' olayı? Kim o velet diyecem ama sanata olan saygımdan bu terimi kullanmayacagım ki her ne kadar populer olanın, populerlesen seylerin elestirisini yapmayı zevk edinsemde. Arkadaslarla bir araya geldigimizde mutlaka bi hokus pokus olayı mı desem konu bir sekilde H.P.'a geliyor ve gercekten hicbir fikrim yok diyerek susuyorum; cünkü sadece biri sinemada ve digeri de tv'de olmak üzere iki filmini izledim ve gercekten bir ortamda Harry Potter'dan laf acıldıgında cok yabani hissediyorum ki yaklasık 10 gun önce ikinci el pazarından 3 euroya yedinci kitabını almıs bulunmaktayım. Ha okuma hevesim var mı; hayır! Bi ara bi göz atmayı dusunuyorum.
Ama eve gidince ilk fırsatta Celine'e gomulecegim ve Thomas Bernhard'a zaman ayırmak istiyorum. Tutunamayanlar'ı tekrar elime almak isiyorum ve Olric ile basbasa kalmak...
Biraz politikaya kafa patlatmak ayrıca... Vapurda Hakan Gunday'ın son kitabını okuma hayali bile kuruyorum izmir icin. Simdiyse; onume gelen ingilizce makalelerle odev yapıyorum. Bizim bolumun kutuphanesi gunde 2 saat acık oldugu icin gitmeme taraftarındayım bu sıralar. Zaten bi ara epey zaman gecirdim zor gunlerimde ve simdi havalar guzelken (bazen aslında hala ceket-atkıyla dolasılınıyor agustosta) evde arastırma yapmayı tercih ediyorum. Arastırma derken; kendi capımda.
Biraz uyumalıyım sanırım. Ama haftaya kadar bitirmem gereken ve hatta baslamam gereken odevler var. Sure daralıyor ve zaman Oblomovluk zamanı degil...

9 Ağustos 2011 Salı

1

Saat 02:08 ve uykusuz, yorguncasına yazıyorum. Yaklasık bir hafta Fransa'daydım ve cok da güzel zaman gecirdim. Dinlenmeksizin biseylerin beni yine kendine dogru hapsettiginin farkına vardım. Nedensizce gozlerim doldu, org konserinde gozyaslarımı tutamadım ve kalbimin acıdıgını hissettim. Bunlar duygusal modda yazılan seyler degil ve yıllardır olan... Yasamı kacırmamak adına verilen caba, birdenbire gitme cabaları... Erasmus'un da bitmesi gerektigini dusundum; cunku gercek hayatıma donmek istiyorum ki herseyin planlı bir sekilde donus surecine gore ayarlanması canımı sıkmıyor degil. Donunce de bekleyenin ne oldugunu bilmiyorum; gercekten bilmiyorum. Ne yazık ki kimse anlamıyor, anlamaz da, anlamalarını beklemiyorum da... Peki ya O... Cok zor olabilir benim icin... Gecen hafta org konserine beraber gittik ve ardından katedralin ordaki merdivenlerde oturup, müzik dinleyerek konustuk ki konserde yerde oturdugumuzda ben hep onu izlemistim, son goruslerimizden biriydi yalnızca. Konustuk... Sustum bazen... Biliyor musun her ne kadar Tanrı'ya ya da Tanrı diye adlandırdıgımız seylere inanmasam da; ben katedralde Tanrı'yla konusuyorum. Katedrallerin soguk havası ve atmosferi, ilginc duvar resimleri, mum ısıkları beni hep etkiliyor. Ve iste ben Tanrı'ya yalvardım, inanmasam da bunu yaptım gecen hafta. O beni yine duymayacak... Beynim Tanrı ile konusurken ben sustum basımı yukarı dogru kaldırarak.
Bu güzel olmalı; evet evet güzel olmalı... Arkadas kalınmalı...
Konuyu degistirmem gerekiyor; Cave ve sarap üstüme üstüme geliyor. İzmir'e gidip vapura binmeyi ve Celine okumayı o kadar cok istiyorum ki, en cok ailem, arkadaslarım, kitaplarım dısında vapura binmeyi ozledim. Belki de birseyler ozlemek ve bunu becerebilmek adına bir bahane. Ama ne olursa olsun ilk sırada.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

öylesine

Hersey yolunda; bazen 'geri dönüs' fikri aklıma gelince üzülmüyor degilim ki özleyecegim cok seyler olacak diye. Anne gibi bir hoca, dünyalar tatlısı bir dost, harika arkadaslar ve hoslandıgım kisi. Daha fazla konusmamalı. 'Yasandı ve bitti' olsun ve öylece kalsın. Peki ya sonra...
Neyse, hersey yolunda, planlarım var ve evde internetim yoktu cunku ders calısmak icin internet kablosunnu arkadasa verdim. Kitaplarımı özledim. Hava temmuz ayı olmasına ragmen sonbahar gibi ve soguk cogu zaman. Eve kapanıp kitap okuyasım geliyor ama ders-aksam parti olayı adapte olayını zorlastırıyor. internet oldugunda yeni isimler kesfediyordum dinlemek icin ve Last fm-youtube aracılıgıyla kulaklarım ve ruhum muzige duyuyordu. Ayrıca hala Nick Cave'in sarkılarını bıkmadan usanmadan dinliyorum, saatlerimi alıyor ama olsun. Uyurken de Sigur Ros acık ki dünyadan haberim olmuyor. Mutluyum. Extrem bir hayatım yok (sacma oldu bu kelime ama anlatmak istedigimi anlattım sanırım) ama yetiyor. Ben bunu seviyorum. :)
Sangria manyaklıgım basladı. (Ve neden hep ben ucarda seviyorum?) Bugun de 'Öteki Renkler' kelimesi kafama takıldı. Bi kac yazarı andım...

4 Temmuz 2011 Pazartesi

O

İcim kıpır kıpır, tamam cok klasik ama anlamlı benim icin, en azından tatlı bi heyecan. Ben sınıf arkadasıma karsı bir seyler hissediyorum ki sadece t-shirtünün ve kaleminin rengini biliyordum zaten derste onu izlemekten yorulmustum. Üstelik gecen sene Heidegger dersini ortak almıs olmamıza ragmen bu yıl Aristotle'da aynı sınıftayız ve ben bikac hafta once biseyler hissetmeye basladım. Bilmiyorum klasik bir Alman yüzüne sahip ve hep düsünceli. Dersten once yalnız oturur ve her zaman selam verir bana ki bugun de gidip Aristotle odevinde sorum olursa yardımını istemek icin mail adresini istedim. Tabiki yok boyle bir sey ve amacım sadece adını ögrenmek ve basardım. Elise'nin tahmin ettigi isme sahipmis. Mutluluktan uctum sonra. Bi daha göremeyecem belki onu ama ne bilim güzel bi anı (macera diyemeyecgim) olarak kalsın!

13 Haziran 2011 Pazartesi

Bi kac güzel sey

Merhaba güzel dostum;
ben yine seni ihmal ettim sanırım ama güzel haberi verirsem bana hak verecegini düsünüyorum. Erasmusumun özel hayat nedeniyle 2 ayı (mart ve nisan) berbat sekilde gitmisti ve simdi hersey yolunda. Yurt bulmam ve dünyalar tatlısı arkadasım Elise sayesinde diyebilirim. Düzenim var, kafam rahat ki sadece hergün geri dönme fikri üzüyor ve ben realiteye dönme icin pek bi olgunluk gösteremiyorum. Ama toparlanmam bana güc verdi diyebilirim ve alkol almıyorum eskisi gibi ama cok müzik dinliyorum; yeni isimler kesfediyorum. Bu aralar Cat Power, Lisa Hannigan, Scout Niblett, Shannon Wright gibi depresif ama güzel seslere kendimi bıraktım. Ama gercekten mutluyum, tabi ara sıra bilmedigim yerleri kesfedip gitme istegi olmuyor degil (önceki gün Güney Fransa kasabalarını gezmek isterken dün de Jamaika ve Karayipler hayali kurdum hehe) Cok süper bir dostum var diyebilirim, üstelik Fransız ve dünyalar tatlısı. Cekingen, yanakları hemen kızaran cinsten ki adı Elise. Felsefede okuyor ve gecen dönemden Erasmus arkadasım ve bi kac ay önce birlikte zaman gecirmeye basladık. Benden daha olgun 3 yas kucuk olmasına ragmen. Anlattıgına göre Lille yakınlarında bir kasabada dogmus ve doganın icinde. Ne güzel degil mi? Gecen haftasonu Maastricht'te agaca tırmanırken, tahtaravalliye kosarken, ayakkabılarını cıkarıp ayagını suya koyarken de anladım bir kez daha anladım; sordum ve de yanıtladı, cok zengin olma hayalleri yok ve en cok da sunu yamayı seviyorum. Beni sıkılmadan dinlemesi ve ben hep İzlanda'dan bahsediyorum ki hep dinliyor, dalga gecmiyor. Ne güzel degil mi? Erasmus süresinde gercek insanı bulmak. Cok sanslıyım ve bu nedenle de gecen dönem gibi cok partiye gitmektense Elise ile konserlere, film izlemeye, yeni yerler kesfetmeye gidiyoruz.
Daha baska ne yazabilirim diye düsünüyorum. Bir hafta Katolik bayramı süresince tatil var ve ben dil kampına girmis bukunmaktayım ama su Facebook olayının üstesinden iradeli bir sekilde gelemiyorum.
Son olarak, dün secim vardı Türkiye'de ve buraya gelen insanlar daha fazla milliyetci olurken, samimi söylüyorum ben daha cok sogudum sevgili ülkemden.
İyi aksamlar güzel dostum!