20 Eylül 2013 Cuma

Denemek

Saatler kaldı ve çok heyecanlıyım. Çok şey beklememem gerektiğini biliyorum. İstenilen ne bir beden ne de ilgi. Ruh denen bir şey. Hayır o da değil. Bulamıyorum doğru kelimeyi.
Şansa ihtiyacım var. Dile kolay 2.5 yılın ağırlığı üzerimde.
Rusya'da tanıştığım ve hikayeyi üstünkörü anlattığım İtalyan kız geldi aklıma. Ne demişti?

Try, try, try!

18 Eylül 2013 Çarşamba

O geliyor

Sayili günler kaldi ve o geliyor. Pembe bir balonun icinde gibiyim. Ve bazen de havada yuruyorum sanki. Beyin ve dusunceler gercekten bir cehennem ki ozgur olmana izin vermiyor. Kovalaniyorsun. Diledigin kadar ozgur ol, bu ozgurluk zihnindekilerle sinirli. Bunu bir kez daha anliyorum.
Nerde kalmistim, evet o geliyor. Asiri heyecana karsi hicbir beklenti yok. Cevaplara karsi bir beklenti de yok, ustelik beynim sorulara gomuluyken. Danslar, muzik, alkol ve opucukler eski heyecani verir mi dersin? Onlara da ihtiyacim yok. Iki gozun iki bucuk yil sonra gorecegi bir bedene de ihtiyacim yok. Zaman cok sey ogretti. Olgunlastim. Cilginlik donemi bitti ve sorumluluklarin, yukumluluklerin icinde hayatin akisina biraktim herseyi. Ama bazen hani olur ya (ozellikle de su son gunlerde) anilar ususuyor zihnime ve kendini tutamamazlik basliyor.
Cumartesiyi bekliyorum. Zamanin tum tutsakligini gostermesini. Hic yasanmamis bir gecmisten, yasanmayacak olan gelecekten bahsedilmeksizince diyaloglar beynimde. ´´Sahne senin´´ diyor icimdeki yabani ses. Geceyarilari tikandigim zamanlardaki gibi... Sahnede tikanma.
Tum gulumsemelerimle karsilayacagim onu. Ne elden geliyorsa en iyisini yapacagim. Ve ardindan zamanin en iyi ilac mi yoksa sabir tasini mahveden bir balta mi oldugunu anlayacagim.

8 Eylül 2013 Pazar

Söz

Yazmak gelmedi içimden uzunca bir süre. Hergün erteledim. Hatta geçenlerde patronumla ilk iş günümde konuşmamda yazı yazıp yazmadığım soruldu; "bazen" dedim. Oysa yazarlık hayalleri kuran ben üşengeçlikten, tembellikten ara verdim. Hala üşengeçlik üzerimde.

Günlük tutmak istedim; içimden gelmedi. Yaşın vermiş olduğu olgunluk mu bilmiyorum ama tarif edilemeyecek bir durumdayım. O geliyor, iki hafta sonra burada, şu an yazdığım yerde olacak. Benimle kalacak kısa bir süreliğine. Hazır mıyım? Gerçekten bilmiyorum. Üzerimde hem hiç yük yokmuş gibi hem de apır bir yük varmış gibi. Heyecandan ve düşünmekten kendimi alamıyorum. Ne de olsa yaklaşık 2.5 yılın birikintileri üzerimde...

Son günlere gelince, evime yerleştim. Şirin bir odam var. Nasıl özledim bilemezsin odada zaman harcamayı, yalnız kalmayı, kitap okumayı. Sınav yok, cep telefonu yok, lanet internete yenilgi var, şarap var, okumalar var. Hayatımdan memnunum. İş ve arkadaşlarla ilgili ayrıntıyı bu hafta yazacağım. Yazmalıyım ki ileride anabileyim. Sigarayı bırakamadım gibi. Arayışlarım, aramalarım hala var.

Affet beni... Daha çok yazmak isterdim, çünkü çok şey birikti. Ama sanki adını koyamadığım bir şey var ve beni durduruyor.

Söz yazacağım. Ve de sözümün eri olacağım!

15 Ağustos 2013 Perşembe

Sara'nın Gözyaşları

Rusya’daki son günlerim gerçekten çok çok güzeldi. Hiçbir yerde bulamadığım sıcak ortam oradaydı. Birçok ülkeden (Latin Amerika, Hindistan, Balkanlar, Afrika vs.) arkadaşlarım olmuştu ve en canlı grubu oluşturan Mısırlılardı. Ülke, dil, din ayrımı olmaksızın beraberdik ve hatta hep beraber olunulmasından da sıkılıyordu artık insanlar. Staj bitmişti; pek de ciddi bir staj değildi. Yaklaşık son iki hafta yapacak hiçbir şeyim yoktu. Durmaksızın sigara ve alkol tüketip, mekanlara gitmek dışında. Merkezde kaldığımız otelin yanında bir parkımız vardı, toplanır içer ve sohbet ederdik. Aşka gelince, küçük bir maceram bile oldu bir Brezilyalı ile. İlerde gülümseyerek anımsayacağım bir macera. Ama arkadaşlarım, aşık olduğum St Petersburg’dan bile daha çok yer edinmişti kalbimde.
Son birkaç gün gidecek olmanın gerginliğiyle stres içindeydim ve sonra yeni bir macera Fransa’da başlayacağı için bu stresi yenmeye çalıştım. İnsanların beni övmesi tatmin sağlar, ama tam anlamıyla çok utanırım, cümleyi değiştirmeye çalışırım. Son günlerde çok güzel cümleler duydum. Adeta ayrılacak olmanın hüznünü içime akıttım. Defalarca sarıldık nefesimiz kesilene dek. Farklı ülkelerde buluşmak üzere söz verdik. Mesela ekimde İtalya, Fransa ve Portekiz; şubatta Mısır ve gelecek yaz Exit Festivali için Sırbistan...
Vedalaşmaya gelince görmek istediğim herkes etrafımdaydı. Güzel dileklerde bulunarak sarılıyorduk. “Evet, artık gitmeliyim; havaalanı beni bekliyor” Hayır, o kadar güzeldi ki herşey Hanna’nın ağlamasıyla içim burkuldu ki pek bir samimiyetim yoktu ama birbirimizi saran bir sıcaklık vardı. Ve sonra Allan, onu gözüm aradı ve geldi; sarıldık ve yanaklarımızdan öperek vedalaştık. Sıra trene binip son otobüsü yakalamak üzere yollara düşmek vardı. Aslında şu an bilgisayarı elime alıp yazmama neden olan kişi için bu başlığı kullanmak istedim. Sara; İtalya’nın kırmızı kıvırcık saçlı Marla Singer’ı. Hayata hep pozitif bakan, en aptalca cümlenizde bile sizi yargılamadan dinleyen ve gülen, mutlu olduğunda (ki hostelin çatısında gecenin bir yarısı mutluluktan uçuyordu) kanatlarını açıp koşabilen gerçekten çok güzel bir kız... Başlarda bu kadar yakın değildik ama biraya alışkın midemiz ve hayata bakış açımız bizi yakınlaştırdı. “Sara, no sweet please’e “No no no no no...” diye yanıt veren şirin durmaksızın tatlı şeyler tüketen birini hayal edin. Ve onu trende gidiyorum diye ağlarken ilk defa görmek içimi çok acıttı, oysa o kadar alışmıştım ki onun gözlerine bakınca gülüşüne... Saçlarından öptüm. Ve vedalaştık, gittim. Anılarla geldim Fransa’ya. Bavulumu bulamamış bir şekilde moralim bozuk havaalanından karşılandım ve muhteşem doğa manzaraları eşliğinde Niederbronn’a geldim. İlk akşam çok zordu benim için; erken geldiğim için odada yalnızdım ve alışmışım hostelde kalabalık insanlarla uyanmaya, iyi geceler demeye. Çok zordu odadaki ilk halim. Şimdi biraz daha iyiyim; yaklaşık 3 gündür buradayım ve ortamı çok sevdim. Avrupa’dan – özellikle Almanya – çok fazla genç insanla tanıştım. Özellikle havaalanından gelirken arabadan inerken koordinatörün ve çalışacağım centre’ın direktörünün PİİİNAAR diye bağırarak selamlamaları hoşuma gitmedi değil.
St Petersburg’u özlüyor muyum? Hem de nasıl, orada olmak için neler vermezdim şu an. Orada olmak isterdim, sırf Sara’nın şu son gününde onu mutlu etmek için bir çabaya girmek isterdim. Dahası, çatıda uyumak isterdim arkadaşlarımla, MOD’un yerçekimine yenik düşüp sarhoş kafayla Sara ve Natalia’yla yere düşmek ve saniyelerce kahkaha atmak isterdim, Allan’a sarılmak isterdim, Dicle’nin o güzel sesinden parkta oturarak  Morrissey dinlemek isterdim, Grete ile Green House’da sabah sigaramızı içmek isterdim, Serena ile Location Hostel’de görüşüp İtalyan aksanıyla günlük maceralarını dinlemek isterdim, Mısırlıların darbukalarını dinlemek isterdim... Belki birgün yine yolum düşecek SP’ye; endişelendiğim şey; bir daha aynı insanları aynı yerde, aynı heyecanla göremeyecek olmak...  Çünkü şimdiden çevremdekilere baktığımda elele dolaşabileceğim, en sıradan şeylere kahkahayla gülebileceğim yeni bir Sara yok. Belki de olmaması daha iyi; çünkü o gözyaşlarını tekrar görmeye dayanamam!

Nazdrovya, Çin Çin, Şerefe...

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Yumurta ve Çakmak

Söylenecek çok şey var, ama kelimelerin tükenmesinden yana endişeliyim. Hatırladım, ondan hatıra diye bir şey istemiştim. Kafka'nın resminin basılı olduğu t-shirtün arkadaşı tarafından hediye edildiğini söylemişti. Ve sonra yatağının üzerinde duran günler öncesinden haşlanmış yumurtayı ve çakmağı vermişti. Hem de hatıra olarak. Yumurtayı saklamıştım. Bu çok aptalca gelecek ama bunu yapmıştım. Belki çok romantik anıma denk gelmişti belki de aptallığıma. Köln'den ayrılırken -gerçekten ona karşı tüm duygularımı yitirmişken- bavulumda ağırlık yapmasın diye tam da eşyalarımı toplarken birdenbire yere fırlatmıştım yumurtayı. Tüm kızgınlığımın patlaması gibiydi o an o sahne. O yumurtayla bitmemişti herşey. Çok öncesinden, aramızdaki saygının bitmesiyle ve aslında zamanın acıyı dindirmesiyle bitmişti. Peki çakmak? Hala evde. Hiç kullanmadım. Küçük bir hatıra olarak odamın bir kenarında duruyor.

Ve şimdi diyor ki,
Sana bir hediye vermek isterim onu hatırlamam için. Kibarlık mı yoksa geçmiş mi? Hiçbir şey istemiyorum. Benim kimseyi hatırlamaya ihtiyacım yok gibi. Çünkü elimde zaman gibi güçlü bir silahım var tüm anıları gerektiğinde yok edebilmek için. Birkaç şarkı ve birkaç haftaya ait anılar... Yeter belki de. İnanıyorum ki şu an daha çok anlam kazanan o çakmak benim onu ilerde hatırlamam için yeterli olacak. Yeterince somut.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Başka Bir Ülkede Bulunmak

Dil, din, kültür, yaşam tarzının farklı olduğu bir ülkeye gitmek ve kendini sokaklara bırakmak...
İngilizce bilmeyenlere yolumu sorduğumda vücut dilini kullanarak bir şeyler açıklamak ve sonra birbirinizin yüzüne bakarak gülümsemek...
Yazlık ayakkabılarınızı ve rahat kıyafetlerinizi giyerek caddelerde yürümek...
Fotoğraf çekmek, binaların tarihini merak etmek, sormak ve cevap almak ya da almamak...
Yeni kişiler hayatınıza eklemek, beraber gülmek, bilmediğin kültürleri gözlerini açarak dinlemek, onların hikayelerine, maceralarına tanık olmak ve ilerde görüşüleceğine dair söz almak...
Devasa güzellikteki mimariye kendini kaptırmak, gözlerine inanamamak...
Başka bir şehri terk etmeye karar vermek, bir şehre hayran olmak ya da bazen hiç aidiyetlik hissedememek...
Parklarda dolaşmak,  sokak müzisyenlerini dinlemek, farklı tatları ve biraları denemek...
Hava alanlarında sabahlamak, yeri geldiğinde sohbetlerden hostellerde geç uyumak...
Tarihi aramak, ararken sorgulamak ve çıkmış olduğun keşif yolculuğunun tadını çıkarmak...

St. Petersburg hissettiğim en güzel duygularımın bir ifadesi gibi. Havanın beklediğimden çok sıcak olması, lüks mağazaların çokluğu karşısında Rusların bu hızlı dönüşüme bu kadar açık olması benim için şaşırtıcıydı. Bir şey çekiyor beni bu şehre. Bir aydan fazla zamanım var ayrılmak için, şimdiden ileride daha uzun süre kalmak üzere gelmeye dair söz veriyorum kendime. Geçen yaz Manhattan'daki gökdelenlerin arasında sıkışmışlığa karşın buradaki geniş caddeleri çok sevdim. Kanallarını, müzelerini, sokak sanatçılarını, ulaşımını, gökyüzünün saf maviliğini, geceleri aydınlığını, burada saatlerce yürümeyi, binaların kendine özgü özelliklerini, şirin cafelerini, kimsenin kimseyi umursamamasını ve de Raskolnikov ile Nevsky Prospekt'ini  çok sevdim. Koskoca bir kültürü ve tarihi barındırdığı için hayran kaldım belki de...


11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sinema ve İnsan

İyi ki hayatımda edebiyat-sinema-müzik-felsefe var!
A. Tarkovski ve W. Wenders üzerine yazdığım bitirme tezim L. F. Celine'in dizeleriyle başlayıp, N. Cave'in en sevdiğim şarkısının sözleriyle bitecek...